Yeni Bir Yıl : 2018

Şu hayatta 34. yılımı eda ederken bir yılı daha yaşayıp bitirmek yeni bir yıla merhaba demek üzereyiz. Benim yaşlarımda pek çok kişinin, ve hatta (kümeyi daha da daraltırsak) 30’lu yaşlarını süren pek çok kadının hayat muhasebesi yapmaya başladığı yaşlara tekabül eden 2017 yılı her birimiz için bambaşka şeyler ifade ediyor. Üzücü, hüzünlü ve hatta acılı olan anıları hafızalardan silmek mümkün olmaz elbet ama yeni yıl yeni başlangıçlara vesile olsun, geçmişi değil, anı yaşama yılı olsun demek en doğrusu galiba.
Yeni yıla dair planlar yaparken ve sıkı sıkı uyulacak (!) yeni kararlar alırken bir yandan da geçen yılı nasıl geçirmişiz diye şöyle kısa bir hafıza turu yapayım dedim.

2016 yılının son günlerinin büyük kısmını Roma’da geçirdik. Hayatımın en güzel günleriydi gerçekten. Roma daha adını söylerken bile güzel duygular yaşatırken insana, içinde yaşamak nasıl bir şeydir siz düşünün artık. Hele de noel ve yılbaşı atmosferi, sokak süsleri…Anlatılmaz, gidilir, görülür, yaşanır.
2017’ye güzel ülkemizin en güzel illerinden birinde, sevgili ailemizle birlikte Aydın’da girdik. En güzel yılbaşı sevdiklerinle evde kutlanır bence. Ev dışında bir yerde hiç yılbaşı kutlamamış biri olarak karşılaştırma yapmam biraz abes olabilir belki ama ben yine de aile candır diyorum.
2017 yılının daha ilk aylarında yollara düşmüşüz. Kışı ılıman memleketlerde geçirdiğimizden ve Türkiye’de bahar başladığından Ankara ayazına alışmış bünyemizin kar, kış ve ayaz istihkakını doldurmak üzere Mart ayının başında uzak diyarlara taa Baltıklara gittik. Mart ayı oralarda bahardan sayılmıyormuş. Gittik yerinde gördük, gerçekten öyle.
Riga kar manzarası Letonya’da bizi buzzz gibi bir soğuk ve bir o kadar içe işleyen kuzey kutbu rüzgarları karşıladı. Yılmadık, ailecek soğuğa karşı her türlü kamuflajımızı yaptık içliklerimiz olsun, çizmeler, botlar, atkı, eldiven…Kar da yağsa rüzgar da esse kendimizi Riga sokaklarına attık. Yetmedi, çevre illeri de gezdik hatta. O da yetmedi bir günlüğüne komşu ülke Estonya’nın başkenti Tallin’e bile gittik. Bizim minik cimcime ile böylece ilk uzun otobüs yolculuğunu yapmış olduk. Tahmin ettiğimiz ve korktuğumuz gibi olmadı. 3 yaşının devirmiş bir minik ile bir kaç önemli hususa ehemmiyet vererek otobüs yolculukları yapılabilirmiş bunu öğrendik. Yol boyunca iklim ve coğrafi koşulların insanın yaşam biçimi nasıl etkilediğini düşündük, doğanın gücünü anladık, doyumsuz manzaralara seyre daldık.
Estonya- Tallinn- St Olaf Hotel- Otelin Lobby'sinden
Tallinn- St Olaf Hotel- Otelin Lobby’sinden
Tallinn’e vardığımızda bize ilk merhaba diyen yine dondurucu soğuk ve rüzgar olsa da orta çağ’ın tam ortasında yaşıyormuşsunuz hissi veren bu şehri bir çırpıda gezdik. Küçük bir şato izlenimi ve iç ürküntüsü (!)veren otelimizi hafızalarımıza kazıdık.
Hayat meşgalelerinden bunaldığımız bir sırada biraz gezmek iyi gelir dedik, paranın ilk bulunduğu yer ve Ege’nin şirin köyü Birgi’ye bir gezi düzenledik efendim ailecek.
Ben, sevgili eşim ve tabii ki minik kızımız ile baharın ilk günlerinde yaptığımız Sardes ve Birgi Köyü gezimiz planlı programlı ve uzun süreli pek çok geziden belki de daha keyifliydi. 
Biraz Roma, biraz Türkiye hattında geçen bir kaç aydan sonra Temmuz ayının başında yine yollara revan olduk. Bu kez Ege’nin incisi İzmir’di rotamız. İzmir, Çeşme, Alaçatı ve Sakız Adası ekseninde 8 gün kadar gezdik. İzmir’de oldukça merkezi bir yerde konaklamamızı da fırsat bilerek benim kızın elinden tuttuğum gibi Türkiye’nin ilk Kadın Müzesine götürdüm. Daha sonra İzmir’in Temmuz sıcağının muhtemelen minimum 40 derecesinde yine el ele tutuşarak, tepeler yollar aşarak Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi’ne gittik.  Gezimizin başka bir kısmında çok kısa bir çeşme ve Alaçatı turu yaptık.
Çarşı’dan…
Sonra da Yunan adalarından biri olan Sakız Adası’nda bir gece kaldık. Sahilde uyuyormuşum gibi hissettiğim, denizin tam dibine, ama gerçekten dibine konumlanmış oteli hayatım boyunca unutmayacağım. Sakız adasının muhteşem sakız kokusunu da.
Uzun yıllardır istediğimiz ama bazen zamansızlıktan, bazen işten güçten, falandan filandan derken bir türlü gerçekleştiremediğimiz İstanbul gezimizi gerçekleştirmek üzere İstanbul’a doğru bir pazar akşamı yola çıktık. Yaklaşık 8 saat süren (evet 8 saat!!) yolculuktan sonra vardık ama bir daha çok mecbur kalmadıkça pazar akşamı İstanbul’a özel araçla gitmemeye karar verdik.Daha ilk gün son on yılların en şiddetli yağmuru yağdı İstanbul’a. Ertesi günkü Sultan Ahmet, Kapalı Çarşı, Bab-ı Ali gezimizde alt geçitlerdeki tüm dükkanlar olduğu gibi su içindeydi.
Ancaaak, insan kurar, talil güler, Özge yazar. İstanbul seyahatimiz çok da hoş  olmayan bir şekilde sonlandı. Canım annem trafikteki motosikletli teröründen maalesef nasibini aldı ve geçirdiği bir kazada bacağını kırdı. Ucuz atlattık şükür, daha kötüsü olabilirdi. Bu kaza bizi bir anlamda kendimize getirdi. Birbirimizin kıymetini anladık, trafik kullarının ne kadar önemli olduğunu ve motosikletlerin trafikte çok çok daha kontrollü olması gerektiğini anladık.
Genellikle annemle ilgilenerek geçirdiğimiz günler sonrasında, e yaz da beklenenden daha uzun sürünce kendimizi bir iki günlüğüne Ege kıyılarına attık. Ayağımızı denize soktuk şükür.
 THY’nin promosyon biletleri olur bilirsiniz. Aylaaaarr öncesinden alırsanız oldukça uygun fiyata güzel seyahatler yapabilirsiniz. Bu şekilde karar verip aldığımız biletler bizi bu kez Hırvatistan’ın Zagreb şehrine götürdü.
Hırvatistan Zagreb-St. Mark Klisesi
Zagreb
Zagrebin ilk gün yağmurlu ama sonraki günler güneşli ve güzel havası, yeşili ve doğası en çok da insanlarının ve şehrin sakinliği, huzuru ve kırık kalpler müzesi bizi çok etkiledi. Gezdik, gördük, dinlendik geldik.
Bir sonraki ve yılın son seyahatini ise uzaklara, Büyük Britanya’ya yaptık sevgili izleyenler. Sokaklarının, kaldırımlarının ve caddelerinin bisiklet ve eğitim aşkı ile yanıp tutuşan zeki insanlar, ama gerçekten zeki insanlar ile dolu olan Cambridge gezimiz ufkumuzu çok açtı. Cambridge Üniversitesine bağlı dünyanın en prestijli kolejlerinin olduğu bu kenti gezmek başlı başına bir vizyon kattı bize. Bizim kızı bu kolejlerden birine gönderebilsek keşke.
trinity college kampüsü
Veee yılın son son şehri Londra !! Londra tam bir dünya şehri. Pek çok ülke ve pek çok başkent görmüş biri olarak söylüyorum: Gerçek kosmopolit şehir nedir, nasıl olur? Sorularının cevabı bu şehirde. Nuh’un gemisi gibi her  milletten insandan en az bir tane varmış hissi uyandıran bu şehirde bu kadar uygarca, medeni ve barış içinde yaşamanın sırrı nedir acaba diye düşünmeden edemiyor insan.
Londra’da gün batımı
Bir de Thames Nehri’nin o muhteşem manzarası….Güneş doğarken ayrı güzel, batarken ayrı, gece ışıkları ile ayrı…
Bizim bir yılımız işte böyle geçmiş.
Bakalım bu yıl neler olacak?
Takipte kalınız efendim.
Herkese sağlıklı, huzurlu ve sevdikleri ile mutlu bir yıl dilerim. Yeni yılınız kutlu olsun!!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir