Karlı Riga’ya Merhaba!

Türkiye’de takvimlere göre bahar başlamış, cemreler düşmüş gönüllerde bahar havası esmeye başlamışken bize rahat battı veeee bu yıllık kar-kış istihkakımızı tamamlayalım bari dedik ve kalktık Riga’ya geldik! Bugün birinci  günümüz  burada. Dışarıda yaklaşık 3 saattir tipi şeklinde kar yağıyor. Arabaların üstü 15-20 cm kar. Bir de rüzgar var ki sormayın gitsin. Kuzey kutbu rüzgarıymış bu. Nisan ayına kadar sürüyormuş. Letonya maceramızın bu zamanlara denk gelecek olması yaklaşık 1  yıl önce belli olduğundan fırsat buldukça bakıyordum nasıl bir yer diye. Okuduğum blogların verdiği bilgiye göre beyaz kış ve yeşil kış dedikleri iki mevsim oluyormuş burada sadece. Yani yaz aylarına ağaçlar yeşerdiğinden yaz diyorlar, sıcak olduğundan değil.

Madem bu kadar soğuk ne demeye bu mevsimde oradasınız sorusunun cevabı: Akademik nedenler efendim. Sevgili kocam, malumunuz akademik çalışmalar yürütmekte, sağ olsun bunu da mümkün mertebe farklı farklı ülkelerde olacak şekilde organize etmekte. Keyfe keder bir turistik gezi olmadığından her ayrıntısını keyfinize göre ayarlayamıyorsunuz durum böyle olunca. Yani ben de isterdim Temmuz sıcağında Türkiye’de, özellikle bazı şehirler sıcaktan kavrulurken burada olmayı. Baştan söyleyeyim: Buralara Mayıs-  Eylül arasında gelin canlarım. Hele de çoluk çocuk işin içinde varsa aman deyim!
Riga’ya ulaşımdan başlayalım: İstanbul Riga yaklaşık 2 saat 40 dakika. İstanbul da uçakların kalkış sırası bekleme geleneğini göz önünde bulundurursanız uçak içinde rahat 4 saatiniz geçiyor, in- bin derken. Eşim çalışmaları için bizden daha önce bir tarihte Riga’ya geldi. İnternet üzerinden bize uygun bulduğu evlerden birini kiraladı. 1+1 güzel, yeterli konforda bir ev. Böyle seyahatlerde beklentiyi fazla yüksek tutmamak gerekli.
Uçak yolculuğumdan biraz bahsetmek isterim. Eğer İstanbul’da yaşamıyorsanız biliyorsunuz neredeyse tüm yurt dışı uçuşlarınızı Atatürk Havalimanından yaparsınız. Bu da seyahat sürenizi ve yorgunluğunuzu artırıyor haliyle maalesef.Buradan ilk çağrım THY’ye: Ankara ve İzmir’den en azından direkt yurt dışı uçuş sayısı daha fazla olsun!  Söz açılmışken, kızım 3 aylık olduğundan beri yurt içi- yurt dışı pek çok uçak yolculuğu yapmış, üstelik bu yolculukların çok büyük bir çoğunluğunu da tek başına yapmış bir gezenti anne olarak net bir şekilde şunu söyleyebilirim: Yardım beklemeyin sevgili anneler, kaderinizle baş başasınız! Tüm plan ve organizasyonlarınızı tamamen tek başınıza olacağınız varsayımı ile yapınız. Neler çektiğimi bir ben bilirim. Bu nedenle uçaklarda koltuk ceplerinde THY’nin hazırladığı Skylife diye bir dergi var. Bu derginin içinde de bir sayfalık  memnuniyet anketi mevcutmuş, dün fark ettim. Vallahi üşenmedim  doldurdum, çıkarken de hostese verdim. Anketteki yorum kısımına aynen şöyle yazdım: ”Kabin içinde süpersiniz ama kapıda, çıkışta çocuğumu tutsun diye kaç defa pilotlara verdim hatırlamıyorum, hostesler öylece bakıyor! ” Bazen sesini duyurmaya çalışmak lazım. Annelik beni biraz aktivist yaptı bazı konularda. Neyse; konu bu değil!
Bu uçuşumda bir ilk yaşadım sevgili izleyenler: 3 yıldır ilk kez o koltuk cebindeki skylife dergisini başından sonuna okuyabildim!! Aman tanrım! Demek ki bunun için çocuğun 3 yaşına gelmesi gerekiyormuş! Uçaklardaki televizyon ve THY’nin çocuk dergilerinin oyalayıcı önemli unsurlar olduğunu belirtmeden de geçmeyelim burada. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler!
THY uçak içi televizyonlar oyun çizgi film
Kurtarıcı ekranlar!
İzmir- İstanbul uçuşundan sonra İstanbul’a inişimizle  Riga uçuşumuz arasında 3,5 saat vardı. Pasaport kuyruğu falan derken 1 saati geçti. Diğer iki saatin 1 saatini lokum yiyerek geçirdik ayıptır söylemesi. Bağlantı uçuşunu Atatürk Havalimanında beklemenin en güzel kısmı bu bence. Hediyelik geleneksel yiyecekler satan bir markanın ikramları bu lokumlar, ama efsane. Yurt dışında yaşayan Türk ya da yabancı dostlarınız için güzel bir hediyelik alternatifi. Evet; Karatay Diyetine arada ihanet ediyorum, doğrudur! İnsanız ama yani, nefsi çok zorlamamak lazım değil mi? Uçuşa kalan son 1 saati de alışverişler için kullanılan şu aşağıdaki arabada geçirdi bizim hatun.
Riga uçuşu öncesi Atatürk Havalimanı
Pusetten nefret eden çocuk bu arabayı pek sevdi. O zaman ne yapıyoruz? Bu arabalardan alıyoruz, biraz da bu şekilde oyalıyoruz bebekleri çocukları. Aklınızda bulunsun.
Bir başka oyalama yöntemi de tester parfüm standlarından aldığım koklama kağıtları. Bunlarla masalarda ağaçlar, evler yaptık, adımız falan yazdık. Hatta bu sırada Chicago’lu bir teyze ile tanıştık. Çocukla  seyahat etmenin eğlenceli bir yönü de bu: çocuklar dil, ırk ayrımı gözetmediği için iletişimi şaak diye kurabiliyorlar herkesle. Siz de mecburen bu kişilere merhaba diyorsunuz ya da daha sık olarak rahatsız ettiğiniz için özür diliyorsunuz. Sonra başlıyor muhabbet ”Benim de çocuklarım var şu şu yaşta…torunlarım var bu bu yaşta” diye. Bakın işte size İngilizce pratik yapma fırsatı!!
Uçuşu sağ salim tamamladık. Sırt çantama güç bela sıkıştırmayı başardığım benim paltom ve kızın paltosu, artı atkı, bere ve eldivenleri hava alanına iner inmez giydik. Bu arada anne olarak seyahat etmek dar alanlara maksimum eşya yerleştirme konusunda uzmanlaşma sağlar. Bir sırt çantasına yukarıda saydıklarım sığdığı gibi boya kitabı, boya kalemi, yedek kıyafetler, elma, atıştırmalık, su, simit gibi şeyler de sığıyor. Bizzat denedim. Oluyor.
Pasaport kontrolüne kadar her şey çok güzeldi. 3 yaş çocuğu ile seyahat etmenin  keyfini yaşıyordum. Arada arızalar çıkarıyordu tabii, küçük özgür ruh elimden tutmayı yine reddetse de artık kendini korumayı biraz  daha öğrendiğinden daha rahattım. Pasaport kontrolünde görevli memur sağ olsun beni öyle bir sorguya çekti  ki..O kadar yere gittim, Almanya dahil hiç birinde böyle bir muamele ile karşılaşmamıştım. Bir Hintli kaldı sırada bekleyen bir de artık iyice yorulmuş ve enerjisi zıvanadan çıkmak üzere olan bebemle ben! Çocuklar ve bebekler çok yorulduğunda bir süre sonra hiperaktiviteye bağlıyorlar maalesef. Letonya’da pasaport vize işleri bayağı sıkı imiş zaten. Bir İtalya, bir Yunanistan gibi değil. Yabancı seven bir millet de değilmiş. Belli!! daha girmeden ülkeye anladık sağ olsunlar!
Hava karanlık ve soğuk, elde bu kez 20 kg yapmayı başarabildiğim bavul ve bir bebek arabası ile canım kocama kavuştum!! Bavulu ve arabayı ona transfer edip ev yolunu tuttuk. Hava Soğuk! Hem de rüzgarlı. Otobüs ve tramvay sonrası eve ulaştık şükür. Çok büyük bir şehir olmadığından uzun sürmüyor hava alanı şehir merkezi arası. Trafik sorunu olmadığını söylememe gerek yok herhalde.
Kiraladığımız ev klasik eski Rus Sovyet binaları. Tek tip, estetikten uzak, birbirine bitişik ve sonsuza doğru uzanan…Üstelik dışarıdan oldukça da harap ve eski görünüyor. Ama evlerin içi gerçekten güzel, restore edilmiş. En önemlisi izole edilmiş arkadaşlar!! Duvarlar neredeyse yarım metre kalınlığında, sokak kapısı iki katlı kale kapısı gibi birbiri üzerine kapanan iki kapı halinde. An itibariyle hava sıcaklığı -3 ve karlı. Ama Mart ayındayız dikkatinizi çekerim. Bunun Ocak ayı da var ki -20 leri görüyorlarmış. Şehir merkezi sistem ısıtmalı. Merkezi dediysem, şehrin merkezinden. Bizdeki su, elektrik hattı gibi düşünün, sıcaklığı kullanıyorsun sonra da faturanı ödüyorsun. Kiralar çok pahalı değil. Bunu daha önce fark etmiştim, nedenini buraya gelince anladım. Çünkü yarı kira parası da ısınma gideri oluyor. Doğal gaz ile ısınıyorlar o nedenle hava kirliliği hiç yok. Daha önce Kiev’e gitmiştik Mart sonunda. Orada da da fark ettiğim bir gerçek kapalı mekanların çok ama çok iyi ısıtılması. Yalıtımda müthiş başarılılar gerçekten. İnsanoğlu yaşadığı ortama nasıl da uyum sağlıyor, yaşadığı ortamı kendine uyduruyor. İnsan farklı kültür ve yapılarda ülkeler görünce, yaşam tarzlarındaki farklılık da gerçekten anlaşılıyor. Orta Avrupa ülkeleri, ki genelde en turistik olanlar bu ülkelerdir. Genelde birbirine benzerler hem iklim olarak, hem kültür olarak, çok net ve aralarında keskin bir farklılık göremezsiniz. Ama bir Malezya ile bir Riga’yı gördüyseniz insanoğlunun adaptasyon kabiliyetine gerçekten hayret edersiniz.
İşte bu yüzden mümkün mertebe görebilmek lazım dünyayı. İnsan yaşadığı kısıtlı alanda uzun süre kaldı mı algısı da ufku da kısıtlı oluyor. Gezmek lazım, görmek lazım. Bunu sık sık yapmak lazım. Başka hayatlar var, bizim dünyamızdan başka dünyalar var. Başka kafalar, başka düşünceler, bambaşka görüş açıları… Şimdi aklıma geldi: seyahat dövme yaptırmak gibi bir şey bence. Bir dövme yaptıran illa ki bir tane daha yaptırıyor hatta asla o kadarla da yetinmiyor diyorlar ya, öyle bir şey. Seyahat etmenin keyfi bir kez kanınıza girdi mi artık vazgeçilmeziniz oluyor, her gezinizde bir sonrakini planlarken buluyorsunuz kendinizi. Şimdi gezmek tozmak para işi güzelim diyenleri duyuyorum, gıybet etmeyin bakayım!! Bir kere hiç de öyle sandığınız kadar pahalı değil. Antalya’da orta üst bir otelde yaptığınız bir yaz tatilinin yarı maliyetine, iki ülke görebilirsiniz. Vize pasaport falan almak biraz uğraş istiyor sadece.
Riga şehir merkezi
Riga Şehir Merkezi
Riga günlüğümüzden bugün bu kadar. Aslında küçük bir şehir merkezi turu da yaptık bugün ayağımızın tozuyla. Riga’daki ilk sokak deneyiminin akşamında aklımda en net ne kaldı? Riga soğuk, çok soğuk!!
Riga günlüğüne kaldığım yerden devam edeceğim. Takipte kalınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir