Komşu Komşu Huu !

Çocukluğumdan başlayan gazete okuma alışkanlığım hala devam ediyor. Babam evimize pek çok farklı gazete alırdı, özellikle pazar günleri. Günümüzün teknolojisinde hafta içi gazeteleri internetten takip ediyorum, yalan yok. Biraz da tüm gün mesaide bilgisayar başında olmanın konforuyla tabii. Ama pazar günü basılmış gazete okuma keyfime kimse dokunamaz!! Çocuk doğurduğum gün itibariyle pek çok keyfime olduğu gibi bu keyfime de ara verip, yalnızca anne olmanın keyfini çıkardığım uzun aylar ve yıllardan sonra şimdi elimden geldiğince kaldığım yerden ve aynı istikrarla devam ediyorum.

Okumaya devam et

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.

                                                               

Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).

UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Yaşam Kurgusu

 

Bir süredir Tedx konuşmalarına taktım. Bambaşka alanlardan insanlar, hayatlarını TEDx konuşması yapacak düzeye getirene kadar neler yaptıklarını, tecrübe ve önerilerini kısa konuşmalarla anlatıyor. Kendi ağızlarından kısa kısa biyografiler diyelim. Yazımın başlığı olan ”hayat kurgusu” söz öbeği de dün gece dinlediğim bir konuşmadan kaldı aklımda.

Okumaya devam et

İzmir, Sakız Adası, Alaçatı

Nerede kalmıştık? İzmir’i anlatmaya devam.
Bir önceki yazıda kızımla ilk gittiğimiz müze olan İzmir Kadınlar Müzesinden bahsetmiştim. Bir sonraki müzemiz Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesiydi.
Ümran Baradan da kimdir diye soruyorsunuz biliyorum. Müzeye gidene kadar ben de bilmiyordum ne yalan söyleyeyim. Oysa biraz araştırınca ne kadar da kıymetli bir kadın olduğunu öğrendim. Kendisi sanatçı bir aileden gelen resim ve seramik sanatçısı. İzmir’deki evini müze haline getirmiş, bizlere hediye etmiş. Kendisi ile ilgili magazinsel bir bilgi de vereyim. Uğur Dündar’ın kayın validesidir ayrıca. Ne yazık ki 2011 yılında da aramızdan ayrılmıştır.
Gelelim müzeye. Müzeye Kordon’dan kolayca yürüyerek ulaşabilirsiniz. Ancak çıkmanız gereken son bir yokuş var ki benim 3,5 yaş bücürü ile o sıcakta epey çileli bir yokuş yürüyüşü oldu doğrusu. Yine de imkansız değil. Biz yaptık oldu. Müze’nin girişinde bile hoş figürler var çocukları cezbeden bu nedenle kapısından sevinçle girdi bizim kız.

Okumaya devam et

İzmir, Kordon, Kadın Müzesi

Aslında bu gezimizdeki – ve umarım bundan sonrakilerdeki- amacım seyahatler esnasında neler yapıyoruz, nerelerdeyiz günlük olarak yazmaktı. Ama maalesef bir önceki yazıda bahsettiğim gibi benim dalgınlığım nedeniyle hayal oldu. Bir dahaki seyahate kaldı. Ne diyelim; sağlık olsun.
Gelelim gezimize. Aslında daha önce bir İzmir yazısı yazmıştım. Ancak daha çok yazacak gibi görünüyorum. Çünkü İzmir’e gelip gittikçe daha çok seviyorum, daha sık gelmek istiyorum. Geçmişte, İstanbul gibi bir şehir dururken ve hali hazırda Ankara’da, başkentte yaşarken neden İzmir’de yaşayayım ki der, biraz ön yargılı bakardım ama son bir kaç yılda hemen hemen her konuya olduğu gibi bu konuya da bakış açım değişti. Belki gelecekte burada yaşamayı  düşünebilirim. Bakalım gelecek neler gösterecek. Okumaya devam et

İzmir-Sakız Adası Yolcuları Döndü!!

Sakız Adasından…
Uzun bir aradan sonra merhaba!!
Kaç gündür yazamadım. Birinci sebebi gezentiailesi olarak yine gezmelerdeydik. Gezmelerde olmamız yazmama engel değildi aslında. Sorun şu ki minimum eşya, minimum valiz felsefem gereği kendi bilgisayarımı götürmedim giderken. Sevgili eşimin bilgisayarını kullanırım bir kaç gün dedim. Ama admin hesabımı unuttuğumdan başka bir bilgisayardan maalesef siteme erişemedim. Bu yazıyı yazdığıma göre dönmüş olduğumu anladınız.
Dönüşüm muhteşem oldu sevgili izleyenler. Sizlere müthiş yazılar gelecek bu gezimizden.

Okumaya devam et

Hayatın Yaşayışı İçinde…

Belli bir yaştan sonra zaman çok hızlı akıyor. 18’ine kadar geçmek bilmeyen yıllar 20’li yaşlardan sonra ışık hızına meydan okuyor sanki.
Bugün hayatımda iki önemli olay gerçekleşti. Kayıt altına almasam olmazdı. Birincisi; biricik kızım bugün ilk kez bizden ayrı olarak okul gezisine gitti. İkincisi; eltim doğum yaptı ve resmen ”yenge” oldum.

Okumaya devam et

Bayram Yazısı

Ah nerede o eski bayramlar!!
Bu cümleyi kurmak için belki çok genç yaştayım, evet.
Ama yaş kaç olursa olsun insan geçmişindeki güzel bayramları özlüyor işte. Annem öğretmendi. Çalışıyordu yani. Bayram deyince benim ilk aklıma gelen annemin gece yarısına kadar yaptığı bayram temizlikleri geliyor önce. Belli bir yaştan sonra bu temizlik aktivitesine ben de gayet etkin bir şekilde dahil oldum zaten. Ama çok da keyifle yaptım. Temizlik yapmayı hala severim zaten. Ortalık şöyle mis gibi çamaşır suyu – deterjan koksun diyen pre-temizlik hastasıyımdır ayıptır söylemesi. Arefe günü hep şöyle düşünürdüm ” Ülkenin en temiz günü bu gündür herhalde, her evde bayram temizliği yapıldı, belediyeler sokakları temizledi falan..Ohh ülke mis gibi kokuyor işte”. Vallahi de düşünüyordum bunu. Abartmıyormuşum değil mi pre- temizlik hastalığı konusunda:))
Eğer Ankara’da evimizde olacaksak, sabah 10’a doğru yapılan geniş kahvaltılar geliyor aklıma ikinci olarak. Anneannemlerle dedemgillere gittiysek dayılı, teyzeli, kuzenli kocaman kahvaltı sofrası. Yeni kıyafetler, bayramlıklar…

Okumaya devam et

Masal Kitabından Bir Sayfa: PRAG

Evlilik yıl dönümümüzün arifesinde balayı şehrimiz Prag’ı yazayım istedim. Tam da beş koca yıl olmuş!! Vallahi dün gibi. Demek ki 30-40 yıllık evliliklerde de böyle oluyor; yıllar geçip gidiyor, sana da ”daha dün gibi”  demek düşüyor.
En baştan başlayayım anlatmaya. Aslında balayı için Paris’e gitmek üzere fikir birliğimiz vardı . Amma ve lakin düğün hazırlıkları ve bu hazırlıkların katmerli masrafları Paris fikrinden koşarak uzaklaşmamıza neden oldu. O zamanlar henüz kapanmamış olan booking.com üzerinden Paris otel fiyatlarına şöyle bir bakayım demiştim. Baktığım gibi gözlerim fal taşı gibi açıldı! Paris de Roma gibi otel fiyatları konuşunda gerçekten epey üst noktalarda. Balayına yakışır bir otelde konaklamak için epey bir avroyu gözden çıkarmanız lazım. Prag , Paris’e göre çok daha ekonomik bir seçenekti. İkinci olarak da neredeyse 1 yıldır maddi manevi bakımdan epey yorucu geçen evlilik ve düğün hazırlığı sürecinden sonra Paris gibi kozmopolit ve kalabalık bir şehir yerine daha sakin ve huzurlu bir yere gidelim dedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Okumaya devam et

Benim Kız ve ”Yüksek Topuklar”

2002 yılının yaz tatili üniversitedeki ilk yılımın yaz tatili idi. Tüy gibi hafiftim. Üniversite kazanılmış, ilk yıl başarı ile eda edilmiş, artık yaz tatilinin tadını çıkarabilirdim. O yıl ilk basımı yapılan Murathan Mungan‘ın Yüksek Topuklar adlı romanı Ankara’nın Dost kitabevine yaptığım rutin geziler esnasında yeni çıkanlar reyonunda dikkatimi çekmiş, almıştım. O zamanlar, yeni çıkan kitapları, Oscar ödüllü filmleri, yeni tiyatro oyunlarını sıkı takip ederdim. Devletimiz sağ olsun; vermiş olduğu öğrenim bursu bu tür kültürel faaliyetlere gidiyordu. Sonrasında bu bursları bol faizle ödedim ama, olsun. Yine de değdi. Mungan’ın bu ilk romanını o yaz bir kaç günde tek nefeste okudum. Oysa oldukça uzun bir kitaptı. Kitap, 30’lu yaşlarının ortasında İstanbul’da yaşayan şehirli ve çalışan bir kadının, bir arkadaşının 5 yaşındaki kızı Tuğde ile geçirmek zorunda kaldığı 5 günü anlatıyor.
Peki, ta kaç yıl önce okuduğum bu kitap şimdi nereden aklıma geldi? Benim kız malum 3,5 yaşında. Her ne görür de beğenirse ve alınmasını isterse ”ben pembe istiyorum, çünkü pembe benim en sevdiğim renk” deyip duruyor. Pembe cep telefonu istiyor, pembe araba istiyor, pembe bilgisayar istiyor…

Okumaya devam et

Seyahatlerde Nasıl Formda Kalınır?

Bu blog, biliyorsunuz, bir diyet-sağlıklı beslenme blogu değil elbette. Amma velakin bu konulara neredeyse 20 yıldır kafa yormuş, deneme yanılma yoluyla pek çok öğrenmiş, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konusu ilgi alanına epeyce giren biri olarak bu başlığı atma hakkını kendimde gördüm efendim naçizane.
18 yaşıma kadar hep fazla kilolu bir kızdım. Fazla kilolu olmak ön ergenlik ve ergenlik yaşlarında bir kız için epey büyük bir sorun. Bir kere güzel olmadığınızı kesin olarak biliyorsunuz, çünkü böyle inanıyorsunuz. Gerçek bu olmasa bile. 18 yaşıma kadar ”güzel” olmayan bir kız olarak, her ne kadar içten içe duruma üzülüp çeşitli diyet denemelerine girmiş olsam da, durumu çok da kompleks yapmadığımı söyleyebilirim. Gönül işlerine, çıkma tekliflerine, ergen oğlan dertlerine ayıracağım zamanı ve enerjimi kitap okumak, küçük hikayeler yazmak, şiir yazmak, resim yapmak gibi kendi odamda çeşitli entelektüel faaliyetlere harcadım. Çok da iyi yapmışım!  Okumaya devam et

EKŞİ MAYALI ”EKMEK”

Çocukluğuma dair bir an hatırlıyorum: Trabzon’a babaannemle dedeme gitmişiz. Otobüse geceden bindiğimizden sabahın erken saatlerinde dedemlerdeyiz. Babaannem kahvaltı sofrası hazırlamış, dedem de fırından yeni çıkmış mis gibi kokan sıcacık Vakfıkebir ekmeğini getirmiş. Bir dilimin üzerine tereyağı sürüyorum…Mutluluk duygusu, ekmeğin kokusu, lezzeti…damağımda kalmış. Böyle bir an işte. O andan damağımda kalan hafif ekşi, bayatlamayan meşhur Vakfıkebir ekmeğine bugün Vakfıkebir’de bile rastlamak maalesef pek mümkün değil. O günden bu güne ne değişti de o lezzeti alamıyorum bilmiyorum. Ekmek yapılan unlar mı, su mu, maya mı..?
Yoksa ben mi değiştim? Olabilir…

Okumaya devam et

Düsseldorf : Medeniyet, Disiplin ve Zerafet

Almanya denilince bendeki ilk çağrışım: aşırı disiplinli, soğuk mizaçlı insanlar, Nazi Almanyası, bal dök yala sokaklar, kaba dil Almanca gibi şeyler-Dİ. Genelde ön yargılı bir insan değilimdir ama Almanya ve Almanlara karşı bir ön yargım vardı. Ta ki 2013 yılında bir fuar vesilesi ile Düsseldorf topraklarına ayak basana kadar. Orada geçirdiğim beş günün sonunda ufkum açılmış, medeniyet dediğin şeyin ne olduğunu bizzat yerinde görmüş olarak ülkeme geri döndüm. Almanlar ve Almanya hakkındaki tüm ön yargılarım yıkılmıştı. Asla Almanya’da yaşayamam diyen biriyken, orada kaldığım süre boyunca sabahları yürüyüş yapmak için çıktığım küçük parkta etrafa şöyle bir bakıp ” eğer bir gün çocuğum olacaksa ( o zamanlar daha bizim küçük hatun ortalarda yoktu tabii) böyle bir yerde doğmalı ve büyümeli” diye içimden geçirmiştim. Öyle olmadı tabii, tam da o tarihlerden bir yıl sonra Ankara’da aramıza katıldı bizim küçük hanım.

Okumaya devam et

Anne Sabrı Denen Şey

Bir kaç gün önce sevgili küçük hatunla yaşadığım krizi anlatmazsam içimde patlayacak. Kızım 9 aylıkken, yani oturmaya başlar başlamaz kendisine oto koltuğu aldım,  arabanın kendi yetkili servisine gidip monte ettirdim. Yeri gelmişken söyleyeyim, arabalardaki çocuk koltuğunun amacı çocuğunuzu korumaktır. Bu işin ehli olmayan mağaza görevlileri tarafından koltuklar eğer yanlış monte edilirse çocuğunuzu koruyamaz. Gidip bilen birine yaptırın. İçiniz rahat etsin. Neyse, konuya dönelim. O gün bu gündür kızımla tek başıma kendisini araba koltuğuna oturtup kemerlerini bağlamak suretiyle şehir içinde geziyoruz. 9 aylıktan bu güne kadar ki yaklaşık 3 senede benim kızla arabada baş başa çok çeşitli maceralarımız oldu. O ağladı, koltuğa oturmak istemedi, ben ısrarla oturttum. Hasta oldu ya da yol tuttu, kustu. Araba sürdüğüm 1 saat boyunca hiç durmadan çocuk şarkıları söylemişliğimiz de çok. Bir keresinde yokuş aşağı arabanın frenleri boşaldı, yandaki araziye sürerek durdum mesela. Nadir de olsa koltuğa oturur oturmaz uykuya daldığı da oldu. Trafikte dakikalarca beklediğimiz günlerde oyun uydurma konusunda da usta oldum. Sözün özü, bebekle ve küçük çocukla şehir içi otomobil seyahati başlı başına bir marifet bir meziyet bana göre. Arkada koltuğa oturmamak için ağlayan, mızırdayan, bazen bağıran, en iyi ihtimalle sürekli konuşup sorular soran, kısaca araba sürerken dikkat dağıtmanın kralını yapan bir küçük insan ile baş başa büyük şehir trafiğinde hem de bir kadın olarak  seyrediyorsunuz. Herkesin harcı değil. Çelik gibi sinir lazım ilk evvela. Sonra peygamber sabrı elzem. Kesinlikle panik bir insan olmayacaksınız, müthiş soğukkanlı olmanız lazım. Aynı anda pek çok işi kotarabilen ama aynı zamanda dikkatli ve hatasız, multi fonksiyonel bir kişilik olmalısınız.

Okumaya devam et

Yaş Alıyoruz Vesselam…

Yazı görselindeki rakamı görünce aklınıza ilk ne geldi? Hadi söyleyin. 34 görünce aklına İstanbul gelenlerden misiniz siz de? 34 sayısının bana da çağrıştırdığı ilk şey İstanbul’du. Amma 34 benim yaşım sevgili izleyenlerim. Ve hatta kendisini bitirip 35’e doğru hızla ilerlemekteyim.
Bir önceki yazımda 30’lu yaşlarımın ortalarını eda ediyor olmam sebebiyle hayatı sorgulama modunda olduğumdan bahsetmiştim. Halen bu moddayım. İşten güçten vakit buldukça sorguluyorum işte. Bugün, yaşlanmak ve yaş almak üzerine daha önce zihnime hiç ama hiç uğramamış olan iki konudan bahsetmek ve sizinle paylaşmak istiyorum.

Okumaya devam et

Ev Hanımlığı & Ofis Hanımlığı!

18 yaşından önce ”ah bir 18 yaşımı doldursam; doldursam da artık çocuk sınıfından büyük” sınıfına terfi etsem der dururdum. Tam o zamanlarda bir markette kasa çalışanlarından biri bana ilk kez ”siz” diye hitap etmişti de of bende bir havalar, bir büyüdüm, tamam oldum hisleri falan. Neyse… 10’lu yaşları eda edip 20’lere vardığımda (üniversitede okuduğum, mezun olduğum yıllar) ‘‘önümde kocaman bir hayat var, çok iyi bir kariyerim olacak, zengin olacağım, entelektüelin kraliçesi olacağım, onu da yapacağım, bunu da yapacağım…” düşüncelerinin/hayallerinin havada uçuştuğu öz güven patlaması yılları. 20’lerin sonlarına doğru, ”işi gücü de bulduk, ufukta 30 var, 20’li yaşlar hayallerini kurarken 30’lu yaşlarda evlilik gonglarının çalması konusunu hiç hesaba katmamıştım” düşünceleri…

Okumaya devam et