Bayram Yazısı

Ah nerede o eski bayramlar!!
Bu cümleyi kurmak için belki çok genç yaştayım, evet.
Ama yaş kaç olursa olsun insan geçmişindeki güzel bayramları özlüyor işte. Annem öğretmendi. Çalışıyordu yani. Bayram deyince benim ilk aklıma gelen annemin gece yarısına kadar yaptığı bayram temizlikleri geliyor önce. Belli bir yaştan sonra bu temizlik aktivitesine ben de gayet etkin bir şekilde dahil oldum zaten. Ama çok da keyifle yaptım. Temizlik yapmayı hala severim zaten. Ortalık şöyle mis gibi çamaşır suyu – deterjan koksun diyen pre-temizlik hastasıyımdır ayıptır söylemesi. Arefe günü hep şöyle düşünürdüm ” Ülkenin en temiz günü bu gündür herhalde, her evde bayram temizliği yapıldı, belediyeler sokakları temizledi falan..Ohh ülke mis gibi kokuyor işte”. Vallahi de düşünüyordum bunu. Abartmıyormuşum değil mi pre- temizlik hastalığı konusunda:))
Eğer Ankara’da evimizde olacaksak, sabah 10’a doğru yapılan geniş kahvaltılar geliyor aklıma ikinci olarak. Anneannemlerle dedemgillere gittiysek dayılı, teyzeli, kuzenli kocaman kahvaltı sofrası. Yeni kıyafetler, bayramlıklar…

Okumaya devam et

Masal Kitabından Bir Sayfa: PRAG

Evlilik yıl dönümümüzün arifesinde balayı şehrimiz Prag’ı yazayım istedim. Tam da beş koca yıl olmuş!! Vallahi dün gibi. Demek ki 30-40 yıllık evliliklerde de böyle oluyor; yıllar geçip gidiyor, sana da ”daha dün gibi”  demek düşüyor.
En baştan başlayayım anlatmaya. Aslında balayı için Paris’e gitmek üzere fikir birliğimiz vardı . Amma ve lakin düğün hazırlıkları ve bu hazırlıkların katmerli masrafları Paris fikrinden koşarak uzaklaşmamıza neden oldu. O zamanlar henüz kapanmamış olan booking.com üzerinden Paris otel fiyatlarına şöyle bir bakayım demiştim. Baktığım gibi gözlerim fal taşı gibi açıldı! Paris de Roma gibi otel fiyatları konuşunda gerçekten epey üst noktalarda. Balayına yakışır bir otelde konaklamak için epey bir avroyu gözden çıkarmanız lazım. Prag , Paris’e göre çok daha ekonomik bir seçenekti. İkinci olarak da neredeyse 1 yıldır maddi manevi bakımdan epey yorucu geçen evlilik ve düğün hazırlığı sürecinden sonra Paris gibi kozmopolit ve kalabalık bir şehir yerine daha sakin ve huzurlu bir yere gidelim dedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Okumaya devam et

Benim Kız ve ”Yüksek Topuklar”

2002 yılının yaz tatili üniversitedeki ilk yılımın yaz tatili idi. Tüy gibi hafiftim. Üniversite kazanılmış, ilk yıl başarı ile eda edilmiş, artık yaz tatilinin tadını çıkarabilirdim. O yıl ilk basımı yapılan Murathan Mungan‘ın Yüksek Topuklar adlı romanı Ankara’nın Dost kitabevine yaptığım rutin geziler esnasında yeni çıkanlar reyonunda dikkatimi çekmiş, almıştım. O zamanlar, yeni çıkan kitapları, Oscar ödüllü filmleri, yeni tiyatro oyunlarını sıkı takip ederdim. Devletimiz sağ olsun; vermiş olduğu öğrenim bursu bu tür kültürel faaliyetlere gidiyordu. Sonrasında bu bursları bol faizle ödedim ama, olsun. Yine de değdi. Mungan’ın bu ilk romanını o yaz bir kaç günde tek nefeste okudum. Oysa oldukça uzun bir kitaptı. Kitap, 30’lu yaşlarının ortasında İstanbul’da yaşayan şehirli ve çalışan bir kadının, bir arkadaşının 5 yaşındaki kızı Tuğde ile geçirmek zorunda kaldığı 5 günü anlatıyor.
Peki, ta kaç yıl önce okuduğum bu kitap şimdi nereden aklıma geldi? Benim kız malum 3,5 yaşında. Her ne görür de beğenirse ve alınmasını isterse ”ben pembe istiyorum, çünkü pembe benim en sevdiğim renk” deyip duruyor. Pembe cep telefonu istiyor, pembe araba istiyor, pembe bilgisayar istiyor…

Okumaya devam et

Seyahatlerde Nasıl Formda Kalınır?

Bu blog, biliyorsunuz, bir diyet-sağlıklı beslenme blogu değil elbette. Amma velakin bu konulara neredeyse 20 yıldır kafa yormuş, deneme yanılma yoluyla pek çok öğrenmiş, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konusu ilgi alanına epeyce giren biri olarak bu başlığı atma hakkını kendimde gördüm efendim naçizane.
18 yaşıma kadar hep fazla kilolu bir kızdım. Fazla kilolu olmak ön ergenlik ve ergenlik yaşlarında bir kız için epey büyük bir sorun. Bir kere güzel olmadığınızı kesin olarak biliyorsunuz, çünkü böyle inanıyorsunuz. Gerçek bu olmasa bile. 18 yaşıma kadar ”güzel” olmayan bir kız olarak, her ne kadar içten içe duruma üzülüp çeşitli diyet denemelerine girmiş olsam da, durumu çok da kompleks yapmadığımı söyleyebilirim. Gönül işlerine, çıkma tekliflerine, ergen oğlan dertlerine ayıracağım zamanı ve enerjimi kitap okumak, küçük hikayeler yazmak, şiir yazmak, resim yapmak gibi kendi odamda çeşitli entelektüel faaliyetlere harcadım. Çok da iyi yapmışım!  Okumaya devam et

EKŞİ MAYALI ”EKMEK”

Çocukluğuma dair bir an hatırlıyorum: Trabzon’a babaannemle dedeme gitmişiz. Otobüse geceden bindiğimizden sabahın erken saatlerinde dedemlerdeyiz. Babaannem kahvaltı sofrası hazırlamış, dedem de fırından yeni çıkmış mis gibi kokan sıcacık Vakfıkebir ekmeğini getirmiş. Bir dilimin üzerine tereyağı sürüyorum…Mutluluk duygusu, ekmeğin kokusu, lezzeti…damağımda kalmış. Böyle bir an işte. O andan damağımda kalan hafif ekşi, bayatlamayan meşhur Vakfıkebir ekmeğine bugün Vakfıkebir’de bile rastlamak maalesef pek mümkün değil. O günden bu güne ne değişti de o lezzeti alamıyorum bilmiyorum. Ekmek yapılan unlar mı, su mu, maya mı..?
Yoksa ben mi değiştim? Olabilir…

Okumaya devam et

Düsseldorf : Medeniyet, Disiplin ve Zerafet

Almanya denilince bendeki ilk çağrışım: aşırı disiplinli, soğuk mizaçlı insanlar, Nazi Almanyası, bal dök yala sokaklar, kaba dil Almanca gibi şeyler-Dİ. Genelde ön yargılı bir insan değilimdir ama Almanya ve Almanlara karşı bir ön yargım vardı. Ta ki 2013 yılında bir fuar vesilesi ile Düsseldorf topraklarına ayak basana kadar. Orada geçirdiğim beş günün sonunda ufkum açılmış, medeniyet dediğin şeyin ne olduğunu bizzat yerinde görmüş olarak ülkeme geri döndüm. Almanlar ve Almanya hakkındaki tüm ön yargılarım yıkılmıştı. Asla Almanya’da yaşayamam diyen biriyken, orada kaldığım süre boyunca sabahları yürüyüş yapmak için çıktığım küçük parkta etrafa şöyle bir bakıp ” eğer bir gün çocuğum olacaksa ( o zamanlar daha bizim küçük hatun ortalarda yoktu tabii) böyle bir yerde doğmalı ve büyümeli” diye içimden geçirmiştim. Öyle olmadı tabii, tam da o tarihlerden bir yıl sonra Ankara’da aramıza katıldı bizim küçük hanım.

Okumaya devam et

Anne Sabrı Denen Şey

Bir kaç gün önce sevgili küçük hatunla yaşadığım krizi anlatmazsam içimde patlayacak. Kızım 9 aylıkken, yani oturmaya başlar başlamaz kendisine oto koltuğu aldım,  arabanın kendi yetkili servisine gidip monte ettirdim. Yeri gelmişken söyleyeyim, arabalardaki çocuk koltuğunun amacı çocuğunuzu korumaktır. Bu işin ehli olmayan mağaza görevlileri tarafından koltuklar eğer yanlış monte edilirse çocuğunuzu koruyamaz. Gidip bilen birine yaptırın. İçiniz rahat etsin. Neyse, konuya dönelim. O gün bu gündür kızımla tek başıma kendisini araba koltuğuna oturtup kemerlerini bağlamak suretiyle şehir içinde geziyoruz. 9 aylıktan bu güne kadar ki yaklaşık 3 senede benim kızla arabada baş başa çok çeşitli maceralarımız oldu. O ağladı, koltuğa oturmak istemedi, ben ısrarla oturttum. Hasta oldu ya da yol tuttu, kustu. Araba sürdüğüm 1 saat boyunca hiç durmadan çocuk şarkıları söylemişliğimiz de çok. Bir keresinde yokuş aşağı arabanın frenleri boşaldı, yandaki araziye sürerek durdum mesela. Nadir de olsa koltuğa oturur oturmaz uykuya daldığı da oldu. Trafikte dakikalarca beklediğimiz günlerde oyun uydurma konusunda da usta oldum. Sözün özü, bebekle ve küçük çocukla şehir içi otomobil seyahati başlı başına bir marifet bir meziyet bana göre. Arkada koltuğa oturmamak için ağlayan, mızırdayan, bazen bağıran, en iyi ihtimalle sürekli konuşup sorular soran, kısaca araba sürerken dikkat dağıtmanın kralını yapan bir küçük insan ile baş başa büyük şehir trafiğinde hem de bir kadın olarak  seyrediyorsunuz. Herkesin harcı değil. Çelik gibi sinir lazım ilk evvela. Sonra peygamber sabrı elzem. Kesinlikle panik bir insan olmayacaksınız, müthiş soğukkanlı olmanız lazım. Aynı anda pek çok işi kotarabilen ama aynı zamanda dikkatli ve hatasız, multi fonksiyonel bir kişilik olmalısınız.

Okumaya devam et

Yaş Alıyoruz Vesselam…

Yazı görselindeki rakamı görünce aklınıza ilk ne geldi? Hadi söyleyin. 34 görünce aklına İstanbul gelenlerden misiniz siz de? 34 sayısının bana da çağrıştırdığı ilk şey İstanbul’du. Amma 34 benim yaşım sevgili izleyenlerim. Ve hatta kendisini bitirip 35’e doğru hızla ilerlemekteyim.
Bir önceki yazımda 30’lu yaşlarımın ortalarını eda ediyor olmam sebebiyle hayatı sorgulama modunda olduğumdan bahsetmiştim. Halen bu moddayım. İşten güçten vakit buldukça sorguluyorum işte. Bugün, yaşlanmak ve yaş almak üzerine daha önce zihnime hiç ama hiç uğramamış olan iki konudan bahsetmek ve sizinle paylaşmak istiyorum.

Okumaya devam et

Ev Hanımlığı & Ofis Hanımlığı!

18 yaşından önce ”ah bir 18 yaşımı doldursam; doldursam da artık çocuk sınıfından büyük” sınıfına terfi etsem der dururdum. Tam o zamanlarda bir markette kasa çalışanlarından biri bana ilk kez ”siz” diye hitap etmişti de of bende bir havalar, bir büyüdüm, tamam oldum hisleri falan. Neyse… 10’lu yaşları eda edip 20’lere vardığımda (üniversitede okuduğum, mezun olduğum yıllar) ‘‘önümde kocaman bir hayat var, çok iyi bir kariyerim olacak, zengin olacağım, entelektüelin kraliçesi olacağım, onu da yapacağım, bunu da yapacağım…” düşüncelerinin/hayallerinin havada uçuştuğu öz güven patlaması yılları. 20’lerin sonlarına doğru, ”işi gücü de bulduk, ufukta 30 var, 20’li yaşlar hayallerini kurarken 30’lu yaşlarda evlilik gonglarının çalması konusunu hiç hesaba katmamıştım” düşünceleri…

Okumaya devam et

Kuğulu Park; Çocukluğum…

Ankara doğumluyum ve 34 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü demiş şair ama bir şehir eğer doğduğunuz, çocukluğunuzu yaşadığınız, ilk gençliğinizi geçirdiğiniz, üniversite okuduğunuz, çalıştığınız, evlendiğiniz ve anne olduğunuz bir şehirse o şehir Ankara bile olsa artık memleketiniz oluyor.
Ben, bu blogdan da bildiğiniz üzere epeyce gezen biriyim malum. Dünyanın neresine gidersem gideyim, daha Esenboğa’ya iner inmez evime gelmiş gibi hissederim. İstanbul’u da çok severim, uzun süre gitmezsem özlerim falan ama en çok da Ankara’ya evime dönmesini severim sevgili Yahya Kemal!!
Ankara İstanbul kadar tarihi ve turistik mekanı olan bir şehir değil biliyorsunuz. Cumhuriyetle yaşıt genç bir şehir çünkü Ankara. İçinde yaşadığım 34 yıl boyunca pek çok şey değişti bu şehirde. İnsanları değişti, trafiği değişti, caddeleri sokakları değişti. Ama çocukluğumdan bu güne o günlerdeki gibi kalan bir Kuğulu Park değişmedi benim bildiğim.

Okumaya devam et

Küllerinden Doğan Şehir : VARŞOVA

 

Varşova’nın yeri bende çok ayrı. Çünkü Varşova seyahatimiz bebeğimizle birlikte çıktığımız ilk seyahatimizdi. Minik bebişimiz henüz 8 haftalık bir nohut tanesiydi o zamanlar. Kendisi anne rahminin huzurlu ve mutlu ortamında olduğundan bebekli gezilerimizin de haliyle en konforlusuydu. Tabii bu konforda benim hamileliğimin – özellikle de ilk ayları için söylüyorum- nispeten kolay ve rahat bir hamilelik olmasının payı büyük. Aksi halde minik bebiş daha  karnımda 6 haftalıkken Gürcistan- Batum’a , 8 haftalıkken Polonya-Varşova’ya, 12 haftalıkken Malezya ve Güney Kore’ye, 4 aylık hamileyken de yaz ortasında Trabzon’a kültür gezisi yapmaya gidemezdim değil mi?
Yukarıda yazdığım tüm seyahatler bu blogda anlatılacak bir gün merak buyurmayınız ama bugün Varşova günü.
Polonya, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığı ve yok ediciliğinden nasibini fazlasıyla almış, kışları oldukça soğuk geçen bir Avrupa ülkesi. Almanya’nın hemen bitişik komşusu olduğundan Alman kültürünün ve yaşam tarzının izlerini fazlasıyla görmek mümkün. Hitler’in emriyle tamamen yerle bir edilmiş bir şehir olan Varşova, tarihi binaları ve dokusuyla savaştan önceki halinin birebir inşa edildiği bir şehir, Polonya ise insanların Cumhuriyeti ve bağımsızlığı narin bir bebek gibi avuçlarında koruduğu bir ülke. Hemen her Polonyalının hatıralarında 2. Dünya savaşına dair hazin bir hikaye mevcut. Zaten çok yeni nesil hariç hemen herkesin gözlerindeki hüznü görmemek imkansız . Ancak  her nasıl savaş yıllarının ve anılarının hüznü oturmuşsa yüzlerine, bugünün Avrupa Birliği gibi biraz sosyetik biraz aristokratik, kısaca elit diyebileceğimiz bir birliğe üye olabilmiş olmanın gururu da var yüzlerinde. Oldukça dindar bir ülke Polonya. Yüzde doksanlara varan oranlarda Katolik mezhebine mensup Hristiyanlar yaşıyor.  Klise’ye gitmek konusunda oldukça hassas olduklarını Polonya’lı bir ahbabımızla çıktığımız günübirlik bir seyahatte kliseye gitmeden önce Pazar sabahı kahvaltıyı sabah 7’de yapmak istemesinden anladık.

Okumaya devam et

ANNELER VE ANNE ADAYLARI! GELECEKTEKİ SİZE MEKTUP GÖNDERMEYE HAZIR MISINIZ?

Arçelik’in gözünde tüm anneler kraliçedir.
Anneler günü’nüz kutlu olsun!
Anneler ve anne adayları!
Gelecekteki size mektup göndermeye hazır mısınız?
Bu sayfadan gelecekteki bir güne mektup yazın, hem bugünden geleceği düşünmek için kendinize zaman ayırın hem de kendinize gelecekten bakma imkanı yaratın. “Anneyim” ya da “Anne olacağım” butonlarından birine basın. Mektubu doldurun. Gelecekte bir tarih belirleyin. Size o tarihte kendinize yazığını mektubu gönderelim.

İnsanın düşünceleri her gün değişiyor. Hele ki anne olmak insana bambaşka bir duygu kazandırıyor. Bu mektubu göndererek bugünkü hislerinizi gelecekte de hatırlamak ve geçmişteki hislerinizle o günkü hislerinizi karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Saat Size Yetiyor Mu?

 

En son canım sıkıldığında her halde orta okuldaydım. O zamanlarda canımın sıkıldığını anladığım an şöyle bir kendimi yoklar, ne yapsam acaba diye düşünür, seçeneklerimi gözden geçirirdim:
Kitap okumak...Evde babamın eski kitapları, annemin okuldan getirdiği okuma kitapları, bol bol, çeşit çeşit kitap vardı. Seçeneğim oldukça fazlaydı yani.
Resim yapmak…  kendi tasarımım kadın kostümlerini mankenler üzerinde çizerdim. Gören de ileride modayı müthiş takip eden stil sahibi bir kadın olacağım zannederdi. Oysa ki gayet de salaş ve hatta bazen rüküş bir kadın oldum çıktım!!
Gazete- dergi okumak…  evine zamanın Bilim Çocuk, Atlas, Tübitak Bilim, Focus gibi eğitici öğretici dergilerin hepsi alınan şanslı çocuklardandım. Babam okumayı sevelim diye elinden geleni yaptı. Bir kere bile kitap okuyun dediğini hatırlamıyorum. Hiç zorlamadı ama bize rol model oldu. Müthiş doğru bir tutum, ve başarılı da oldu.

Okumaya devam et

Uyku, Uykusuzluk ve Annelik Halleri Üzerine

Bugünü tarihe not düşmek isterim : 7 Mayıs 2017. Yani benim minik kızımın doğumundan 39 ay 14 gün sonra. Kendisi bugün ”kucağında uyumaktan bıktım, ben yatağımda uyuyayım sen de bana pış pış de” dedi!!
Kökeni uykuya dayanan her türlü fiil ve türetilmiş kelimeler aşkına!!  Bugün yepyeni bir devrin başladığı gündür dostlar!  Bugünleri de görmüş olmak! Şükürler olsun.
Uyku üzerine ne kadar yazsam ne menem bir şey olduğunu anlatmaya kelimelerimin yetmesi mümkün değil. Ancak yaşayan bilir. Bebeğinin doğumundan anca 27 ay sonra ilk kez 7 saat uyuduğu gecenin sabahında hayata yeniden doğmuş biriyim ben. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim zaten. Merak eden buraya bakabilir.
Benim canımın içi kızımla uyku maceramızın nasıl seyredeceğinin ilk sinyalleri daha kendisi doğmadan verilmeye başlanmıştı zaten. Gündüzleri karnımda uyuyor, gece sabaha kadar karnımı depikliyordu sağ olsun. Aslına bakarsanız babası da ben de öyle pek uykucu tipler değilizdir. Bize çekecek tabii kime çekecek. Bu uyku konusunda genlerin önemli olduğunu anne ve babaya çekme durumunun olduğunu duymuştum.
Hiçbir zaman uykucu biri olmadım. Annem, sağ olsun, ”sen bebekken 2 yaşına kadar 2 saat üst üste uyumadım” derdi hep. Kendi çocuğum olmadan önce anneme ait bir tekerleme gibi gelen bu söz öbeğinin ne anlama geldiğini anladım tabii anne olduktan sonra.
Hafta sonları bile hafta içi uyandığım saatte uyanıp sabah sporu yapmayı, yaz-kış sabahın o taze havasını solumayı severdim. Elbetteki makul bir saatte yatıp en az 6 saat kesintisiz uyumak kaydıyla tabii ki. Anne olduktan sonra hayatımın tamamı ve elbette ki uyku düzenim de tepetaklak oldu. Değişmeyen bir tek şey vardı. Hala sabah erken kalkıyordum. Hatta çok erken. Bazen gün bile ağarmıyordu hatta. Sabah 5, 6… Önceki gün sonlanmadan yeni başlayan günler…Üstelik, ”ben düzenli, planlı programlı bir insanım, allem eder kallem eder bebeği de kendime uydurmaya çalışırım” diye ahkam kesiyordum hamileyken. Doğurdum ahkam kesmeye devam ettim. Ne yaptıysam uykusuna istediğim düzeni oturtamadım. Olmayınca olmuyor. Tek yapabildiğim akşam 8’de hemen hemen her şart ve koşulda kızı uykuya yatırmak oldu. Bunun için çok emek verdim. Çok fedakarlık yaptım. Hala da yapıyorum. En azından bunu başarabildiğim ve bu istikrarı koruyabildiğim için çok mutluyum.
Bebekler ve küçük çocuklar en geç akşam 8’de uykuya geçmiş olmalılar. Bunun birinci nedeni elbetteki bebeğinizin/çocuğunuzun hem fiziksel hem de zihinsel ve psikolojik gelişiminin sağlıklı olmasını sağlamak.
Amma… İkinci nedeni de en az birinci nedeni kadar önemli: Anne olarak sizin bedensel, zihinsel ve psikolojik olarak sağlıklı olmanızı sağlamak!!
Bütün gün bebeğin ya da çocuğun, gazı, nazı, maması, ağlaması, evin çamaşırı, bulaşığı derken SOS vermeye başlayan anne için elzem esas akşam 8 uykuları.
Şahsen ben akşam 8’den sonra ”Anneeeeaa” bağırtısı duymak istemiyorum. Yemek yedirme peşinde koşmak, ya da tuvalet adaptörü veyahut lazımlık önünde oturmak istemiyorum.
Akşam 8’den sonra annelik perdelerimi kapatıp sadece ve sadece Özge olarak bir kaç saat geçirmek istiyorum. Kitap okumak, gazete okumak, dizi izlemek, boş boş duvara bakmak, ki yorgun ve yoğun geçen koca bir günün sonunda genellikle boş boş duvara bakmayı seviyorum. Yapmaktan en hoşlandığım hobim!
Kızımı uyutmak için doğduğu günden beri yarım saatle ( gece ya da gündüz uykusu fark etmeksizin uyutmak en az yarım saat sürüyordu) 2 saat arasında geçen süreler harcadım. Hiç de az değil elbette. İlk 6 ay emzirerek ve kucağımda uyutarak uyuttum. Sonra geceleri her 45 dakikada bir uyanmaya ve her seferinde uyutulmayı istemeye başlamasıyla bu işin böyle gitmeyeceğini düşündüm ve O’na kendi kendine uyumayı öğretmeye karar verdim. Yatır kaldır yöntemini kullandım bunun için. Bana en mantıklı ve hem anneye hem de bebeğe en az travma yaşatacak yöntemmiş gibi gelmişti. Yatır kaldır yöntemi hakkında bu sitede bilgi verilmiş, buradan okuyabilirsiniz. Ama esas olarak Tracy Hogg’un ”Annelik Sorunlarına Mucize çözümler” adlı kitabında daha ayrıntılı anlatılıyor, okuyabilirsiniz. Ben bu yöntemi uyguladım ve başarılı da oldum. Gece uyanmaları 1’e inmiş, saatlerce uyutmakla uğraşmıyorum, bir mucizeyi başarmış gibi hissediyorum ve müthiş mutluyum. Derken bir yurt dışı seyahati ( Brüksel seyahatimizden bahsediyorum) ve benim işe başlamam tüm süreci ve emeğimi çöpe göndermeme sebep oldu. Şimdi çamuru seyahatimize ve işe başlamama da atmayayım. Sorumluluk tamamen benim. Seyahate giderken uyuduğu park yatağı götürmeliydim. Alışık olmadığı bir ortamda ve yatakta uyuduğundan gece uyandığında hemen tekrar uykuya geçmesi için tekrar emzirmeye başladım bu seyahatte. Oysa ki yatır kaldır yönteminden sonra yattığım yerden pış pış demem yetiyordu yeniden uykuya dalması için. Aynı tutumu seyahatte de sürdürmeliydim.
Seyahat dönüşü işe de başladığımdan bu kez de vicdanen gece her uyandığında emzirmeye devam ettim. Çünkü beni gündüz zaten göremiyor yavrucak bari gece her istediğinde emzireyim de hasreti azalsın diye düşünüyordum. Böylece kendimi emzirme sürecimizin bitimine kadar ve tüm diş çıkarma sürecini de kapsayan, üstelik tam zamanlı işe de gittiğim korkunç bir uykusuzluk sarmalının içine soktum. Burada da yapmam ve düşünmem gereken şuydu: İşe de gittiğim için yoruluyordum, uykuya ihtiyacım vardı, uykusuz, sağlıksız, sinirli ve mutsuz oluyordum. Kızımın mutlu ve sağlıklı bir anneye ihtiyacı vardı. Üstelik gece emzirmeleri O’nun sindirim sistemi ve sık sık uyanması da sağlıklı uyuyamadığı için genel sağlığı bakımından çok olumsuz bir şeydi. Emzirme sürecini tamamladık. O zamandan beri yani yaklaşık bir buçuk yıldır daha normal ve insani koşullarda geçiyor artık gece hayatımız!
Nereden nereye getirdim konuyu. Aslında kişisel bir milatı yazıyordum değil mi? Doğduğu gün kucağımda emzirme ile başlayan, sonrasında hem uykuya dalarken hem de gece gündüz her uyandığında bana ve emzirilmeye bağımlı hale gelmiş bir bebek ile devam eden, emzirmeyi kesmek ile bugüne kadar süregelmiş  kucakta masal, ninni söyleme sürecinin sonuna geldik demek ki.
Aslında bir sır vereyim mi? Belki bu noktaya, yani yatağında kendi kendine uykuya dalma eşiğini geçmeye bir kaç önce başlayabilirdik. İtiraf ediyorum: O’nu kucağımda sarılarak uyutmayı ben istedim!! Hayatında bir daha hangi dönemde böyle bir şansım olacaktı ki!
Değil benimle ve benim kucağımda uyumak, ergenliğinde benimle konuşmak bile istemeyecek belki (Öyle olmamasını umuyorum!). Gel de kucağımda ninni söyleyeyim yavrum diyecek halim yok ya kocaman kıza. Gerçi istese seve seve de yaparım hani, yaşı fark etmez.
Velhasılı bir kaç ay daha tamamen benim tasarrufum olarak kucağımda uyutmaya devam ettim. Tamam yanlış, belki yaşı itibariyle artık yapmamam gereken bir şeydi ama her şey kitabına göre olacak değildi ya! Belim de ağrıdı, kolum da ağrıdı, boynum da tutuldu…Olsun!
 Annelik böyle bir şey işte: böyle hafif şizofrenik, hafif paranoik, biraz obsesif kompulsif, çok aşırı duygusal, ağlak, ama kaplan gücünde, kıskanç, sahiplenici ama yorgun ve bitkin ve bıkkın.
Yani …hem büyüyor işte tuvaletini klozete yapıyor lazımlık bez temizlemekten kurtuldum diye seviniyorsun. Hem artık yatağında kendi kendine uyuyor, elim kolum belim ağrımayacak saatlerce uğraşmayacağım diyorsun.
Ama bir yandan da büyüyor ve bağımsızlaşıyor artık bana bağlı ve bağımlı olmaktan çıkıyor, birey oluyor diye üzülüyorsun, içini hüzün kaplıyor, boğazına yumruk oturuyor.
Uyku uykusuzluk ve annelik üzerine kendi kendine uyuyan çocuk
Masalın sonu…

 

Öyle işte…
Sevgiler.

Şık Mutfaklar İçin Ankastre Renkli Buzdolabı

Siz de ankastre renginin mutfaklara çok yakıştığını düşünenlerden misiniz? Bu yıl ankastre renklere ilgi çok fazla: Gümüş grisi bu renk, mutfaklarda hakikaten güzel duruyor ve bulunduğu her ortama değer katıyor. En çok da buzdolabı modellerine yakıştığını düşünüyorum, ankastre renkli buzdolapları mutfakların gerçekten de havasını değiştiriyor. Bu nedenle Uğur Soğutma’nın UES 585 D2K NFI A++ isimli buzdolabı modelini görür görmez sipariş etmeye karar verdim: Ankastre renginin en şık tonunu kullanıyor.

Sevdiğim bir renge sahip olması, tek tercih nedenim değildi elbette. Uğur Soğutma’yı gayet iyi tanıyorum, 60 yıldan fazladır derin dondurucu modelleri ile soğutucu cihazlar üretiyor. Açıkçası, bu sektörde rakibi olduğunu düşünmüyorum ve buzdolabının da bir soğutma uzmanından alınması gerektiği kanaatindeyim. Hem markayı, hem de ankastre rengini görür görmez satın alma kararı vermem bundan kaynaklanıyor. Buzdolabını yaklaşık 3 aydan bu yana kullanıyorum ve izlenimlerim şöyle:
İç hacmi 585 litre ve fazlasıyla yeterli geliyor. Açıkçası bu büyüklükteki bir iç hacmi, çoğu marka ancak en üst düzey ve en pahalı modellerinde sunabiliyor. ’da ise standart geliyor! Buzdolabı içerisindeki şeffaf sebzelik bölümü özel, zira nem kontrolü yaparak sebzelerin daha uzun süre taze kalmasını sağlıyor. Ayrı bir “0 derece” bölümü de var, süt ve et ürünlerini bu bölüme koyarak kullanım ömürlerini uzatabilirsiniz.
Buzdolabının no-frost özelliği var ve dondurucu bölmesinin kapasitesi tam 97 litre. Çoğu aile için fazlasıyla yeterli olacak bir kapasite bu. Isı kontrolü tamamen otomatik, bu da maksimum seviyede enerji tasarrufu yapmasını sağlıyor. Dış kapağı üzerinde bir LED gösterge var, hem çok şık duruyor ve hem de kapağı açmadan buzdolabı kontrollerine ulaşmanızı sağlıyor. Buzdolabını geceleri de kullanmayı sevenlerdenseniz hiç merak etmeyin: LED aydınlatması, toplam 5 adet temperli cam rafı mükemmel bir şekilde aydınlatıyor. Fiyatının çok üzerinde özellikler sunan UES 585 D2K NFI A++ modelini satın aldığım için çok mutluyum, mutfağım hem çok daha şık bir hale geldi ve hem de çok kaliteli yeni bir buzdolabım oldu! https://satis.ugur.com.tr/item/ues-585-d2k-nf-a/100030 adresinden siz de sipariş verebilir, ödemenizi 12 taksit halinde yapabilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Bebek ve Çocuklarla Araba Yolculuğu Nasıl Yapılır?

Kızımın doğumundan bu güne kadar sayısız kez uzun veya kısa araba yolculuğu yapmış, (üstelik buna uzun yol otobüs yolculuğu da dahil) an itibari ile 3,5 yaşında bir bebesi olan bir ana olarak ahkam kesebileceğim bir konu ile daha karşınızdayım sevgili izleyenler.
Yine bir yurt içi araba yolculuğunun ardından yazıyorum bu satırları. Bugün sıcağı sıcağına yazmak istedim çünkü bizim kızın doğumundan bu güne kadar geçen sürede geldiğimiz nokta gerçekten göz yaşartıcı. Bugün yaklaşık 6 saat süren seyahatimiz boyunca bu konuyu düşündüm hep. Sanıyorum 3 yaş eşiği gerçekten de önemli bir eşik. Her şey eskisine nazaran çok çok daha kolay olmaya başlıyor!! Müjde yeni anneler!! Tünelin ucunda ışık var, bizzat ben gördüm ışığı. Azıcık sabır sadece.

Okumaya devam et

Kadınlar Şehri Kiev

Bugün yine nostalji yapıp geçmiş gezilerimizden birini daha anlatacağım.
Bundan yaklaşık beş yıl önce Mart ayı sonunu Nisan ayına bağlayan bir tarihte gitmiştik Kiev’e. Evet Mart sonu Nisan başıydı ama her yer hala karlı idi ve dışarı çıkıldığında öyle bir soğuk vardı ki insanın göz bebeğini donduruyordu. Göz bebeği donduran soğuk!! Bu tanımı daha önce duydunuz mu? Ben de duymamıştım. Bizzat hayatın yaşayışı içinde tecrübe ile şahsımın türettiği bir deyim olarak lugatlara geçmiştir efendim. Göz bebeği donduran soğuk nasıl olur kısa bir tasvir yapayım isterseniz. Dışarıdasınız, hava soğuk, yerlerde kar ve buz var, mantonuz, atkı-bere-eldiven her şey tamam. Turistik bir gezi olduğundan haliyle yürümeniz gereken mesafeler oluyor. Dışarıda yürüyerek geçirdiğiniz yaklaşık yarım saat sonrasında bünyenizde ” derhal kapalı bir mekana girmeliyim, yoksa donacağım” türünden bir his hasıl oluyor, kendiliğinden, tamamen istemsiz. Sanırım donmadan önceki aşamaların ilki bu aşama. Bu histen sonra hemen gözleriniz kapalı bir mekan arıyor ve bir markete giriyorsunuz. ” Şükür biraz ısındık dışarıdaki soğuk da neydi öyle! ” diye eşinizle konuşurken birden marketin dondurulmuş gıdalar bölümünün hemen önünde bulunduğunuzu fark ediyorsunuz. İşte böyle bir şey göz bebeği donduran soğuk. Bilmem açıklayıcı oldu mu?

Okumaya devam et

Anneni mi Daha Çok Seviyorsun Babanı mı?

Bu soruya maruz kalmayanınız var mı çocukluğunda?
Kimi büyüklerim ulu orta sordu,  kimisi kimsenin duymayacağı bir anı kolladı bu kadim soruyu sormak için.
Bu konu nereden aklıma geldi? Bir kitap okudum geçenlerde, orada değinilmişti. Yeri gelmişken bahsetmeden geçmek istemem. Kitap Üstün Dökmen’in Küçük Şeyler adlı kitabı. Annemin kütüphanesinden ödünç alıp okudum. Geri vermeyi düşünmüyorum, aramızda kalsın (ödünç kitap alıp geri vermeyen insanı fişlerim ben aslında kitaba değer vermiyor diye, bu da aramızda kalsın. Ama annemin kitabı nihayetinde yani benim sayılır değil mi?:))) Tavsiye edebileceğim bir kitap. Günlük hayata dair gayet sade ve anlaşılır bir dille yazılmış tespitler ve tavsiyeler var.
Neyse, konumuza dönelim. Bu sorudan çocukken son derece rahatsız olduğumu anımsıyorum. Anımsıyorum, çünkü çok çok küçük yaşlardan itibaren sorulmaya başlanmıştı. Bu yaşlarda insan yavrusu- normal aile şartlarında -annesine hala bağlı ve bağımlı, babasını ise annesi ile kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Soruyu soranın yerine koyuyorum kendimi. Ne öğrenmeye çalışıyor acaba? Hangi çıkarımları yapacak küçücük çocuğun cevabından?

Okumaya devam et

Seyahatlerde Bebekleri ve Çocukları Nasıl Besleyeceğiz?

Geçen yıl bu zamanlar Antalya’da bir işim vardı, günübirlik gitmiştim. Dönüş için hava limanında beklerken yeme-içme mekanlarında bir sahne gözüme çarptı. Şöyle: kare bir masa, bildiğiniz fast foodcularda olanlardan, etrafında Türk olmadıkları ayan beyan belli bir aile. Tam saymadım bir kaç tane çocuk var, ama ikiden fazla kesinlikle. Çocuklardan biri bir buçuk- iki yaşlarında, mama sandalyesinde oturmuş, önüne koyulmuş olan patates kızartmalarından afiyetle yiyor, hatta ketçaba falan batırıyor. Yani öyle büyük insan gibi yemeği ile tek başına takılıyor. Bizim kız o zamanlar iki buçuk yaşına gelmek üzereydi. Bu sahneyi ilk gördüğüm an ” Bizimki asla böyle sakin sakin takılıp da bizim rahatça yemek yememize müsaade etmez” diye aklımdan geçirmiştim. Neydi bizim bebeleri bu yabancı veletlerden ayıran husus?
Aslına bakarsanız, en temel husus annenin tutumu bence. Biz Türk anaları evlatlarımızın üzerine çok düşüyoruz. Ben de dahilim bu gruba. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar çağdaş, yeni nesil anne olursak olalım bir kere genlerimize kodlanmış Türk analığı. Ben terleyen çocuğunun sırtına bez koymaya çalışan bir İtalyan, Alman vs. anne görmedim de duymadım da hiç. Yemek yedirmek için çocuğunun peşinden koşan bir Fransız anne misal…Görmeniz çok zor. Oysa ki bizler çocuğun burnunu kapatıp ağzına kaşık tıkıştırmak konusunda adeta doğuştan kabiliyetliyizdir. ”Ben yapmadım”  diyen beri gelsin.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -3-

Annelik Engel Değil- Bakıcı Cemile AnnemAnnelik Yeniden Çocuk Olmaya Engel Değil!
Bu haftaki Annelik Engel Değil  yazısı benden.
Ben çalışan bir annenin çocuğuyum.  Bugün olduğu gibi o zamanlar da da çalışan annelerin çocuklarına ya büyükanneler bakıyor ya da çocuklar bakıcılara bırakılıyordu. Kreş biraz daha azdı bugüne göre. Benim payıma bakıcı düştü. Kreş ve büyükanne bakıcılığını tecrübe etmedim.
Bakıcıma teslim edildiğim gün iki aylıkmışım. İki aylık! 16 haftalık ücretli doğum izninin az bulunduğu bugünlerde yalnızca 40 gün doğum izninin kullanıldığı o günleri düşünmek bile istemiyorum!! Neyse, bu konu apayrı bir mevzuu.
Ben doğduğumda annem büyük şehire geleli daha iki yıl olmuş. İnsanlara ve insanın içindeki iyiliğe peşinen güvenen, başka bir deyişle Anadolu naifliğini yitirecek kadar büyük şehirlerde yaşamamış bir kadınmış o zamanlar.
Gerçi büyük şehirler de, insanlar da bu kadar hırçın değildi sanki o zamanlar?
Bu yüzden pek de tereddüt etmediğini söylüyor mahalleden ahbapları olan bakıcı teyzeye beni teslim ederken.

Okumaya devam et