Ordan, Burdan…

Uzun süre yazmayınca içime sıkıntı çöküyor resmen. Yazmak beni kesinlikle mutlu eden, adeta kaslarımı gevşeten bir şey. Beyin kaslarımı ve ruh kaslarımı.
Takip ettiğim bloglardan birinde (bu blog) bir bilgi vardı. Yaratıcı tarafı olan beyinler eğer bu yaratıcılıklarını ortaya çıkaramazlarsa baş ağrısı ve migren bu kişilerde daha sık görülürmüş. Konunun bilimsel dayanağı hakkında bir fikrim yok ama bana çok mantıklı geldi. Yani, içeride bir çeşit enerji var, dışarı çıkamıyor ve sonuçta ağrı yapıyor. Basit bir neden sonuç ilişkisi aslında değil mi? Bu nedenle bu blog bana çok iyi geliyor. Çok uzun yıllardır yapmak istediğim bir şeymiş meğerse. Yazmaya başladım, mutluyum, rahatladım.

Hatta düşünmeye başladım ‘başka yaratıcı bir tarafım var mı acaba ortaya çıkaramayıp bende baş ağrısı yapan’ diye. Yemek yapmak da bir nevi yaratıcılık. Bunu icra edebiliyorum, burada sorun yok. Tamam blog gibi milyonların önüne sunmuyorum ama benim iki kişilik küçük jürim de bana kafi geliyor bu konuda 🙂
Yazı yazmak üzerine yapmış olduğum bu kısa güzellemeden sonra yazmadan geçen günlerde neler yaptığımı anlatmaya geçebilirim.
Son yılların en sıcak Eylül günlerinden birinde Aydın’a gitmeye karar verdik. Eylül sıcağı demişken, 34 yıldır Ankara’da yaşıyorum. Çok sıcak günler yaşamışlığımız vardır ama Eylül’de ve hatta Eylül’ün 15’inden sonra 35 derecenin üzerini görmüşlüğüm vaki değil. Adeta kavrulduk. An itibariyle pijama üstü kalın polar sabahlığım ile oturuyorum. Bu da konunun ironik yanı tabii. Neyse işte, kalın polar mevsimini henüz açmadan az önce, yazdan kalma son günlerde Ege dolaylarına bir inelim ayağımızı en azından bir iki gün denize sokalım dedik. Malum bu yaz başımızdan talihsiz bir kaza geçmişti. Biraz da bu nedenle denize gitmeye fırsat olmadı.
Çok şükür ayağımızı denize sokmayı başardık bu yıl da.

Nasip bir daha ki yaza. Deniz bambaşka bir şey. Yaz çocuğuyum zaten. Deniz gördüm mü de çocuklaşıyorum. Benim kızla geçen seneden beri epey eğleniyoruz denizde. Kendime arkadaş buldum sonunda, akşama kadar sudan çıkmayız artık önümüzdeki yıllarda!
Aydın, Kuşadası, Selçuk dolaylarında, biraz deniz, biraz gezme, biraz akraba ziyareti şeklinde geçirdiğimiz 5 günden sonra feci şekilde nezle-grip olarak Ankaramıza döndük. Fena sarsıldım bu kez ama! Daha yeni kendime geliyorum.
Aaa! Az daha unutuyordum. Bebek ve çocukla araba yolculuğu yapmak konusunda bir level ( bir önceki level hakkında buraya bakınız ) daha atlamış bulunmaktayız. Bizim kız bu yolculuğumuzda tuvalet molaları hariç tam tamına 7 saat kendi oto koltuğunda kalkmadan ve sorun çıkarmadan oturdu!! Bu nasıl bir şey, nasıl bir olay, nedir? Biliyor musunuz? Anlayamazsınız...
Başka söze hacet yok. Maşallah diyor, konuyu kapatıyorum.
Başka bir konuya atlıyorum. Bir önceki yazımda değinmiştim. Kafalarımız biraz karışık bu aralar. Sanırım yeni bir yaşam kurgusu bizi beklemekte.
İş hayatına dönüş ufukta belirdi.
Bu muhtemel yeni kurguya zihnen, bedenen ve en önemlisi ruhen, duygusal olarak hazırlanmaya çalışıyorum. Yazmaya ara vermemin bir nedeni de kafamda ve kalbimde dönen şeyler. Kafamda bundan sonrası için yapılacaklar listesi, yapılmayacaklar listesi, bu süreçte düşünüp karar verdiklerim, yeni yol haritaları uçuşup duruyor. Ne isteyip ne istemediğim yönünde sağlıklı bir zeminde düşünme fırsatı bulduğuma, kendimi, kafamı ve bedenimi dinleme ve dinlendirme fırsatı bulduğuma çok seviniyorum. Çok şükür ki böyle bir fırsatım oldu.
Bundan sonrası eminim daha farklı ve güzel olacak.
30 yaş önemli bir eşik. Benim için bu eşik daha da belirgin oldu. 29-34 yaş arasındaki 5 yıla iş değişikliği, evlilik, bebek, babayı kaybetme ve hayata dair bir kaç önemli tecrübeyi birden sığdırdığımdan kafamda ve kalbimde pek çok şey karmakarışık halde duruyordu.
İş hayatına dair, eş olmaya, anne olmaya dair, evlat ve kardeş olmaya, arkadaş-dost olmaya dair, kadın olmaya, insan olmaya dair yerine oturmayan taşlar vardı. Şimdi daha iyiyim. Eksikler var ama bir yön ve yol haritası var kabataslak da olsa artık.
Geçen 5 yıldan çıkardığım en önemli ders şu:
”Hayat kısa”.
Zaman hızlı akıyor.
Sağlık çok önemli.
Sevdiklerimiz en önemli hazinemiz.
Kalp kırmak çok anlamsız.
Hayal kurmalıyız.
Kurduğumuz hayalleri gerçeğe dönüştürme yolunda ”hemen” adım atmalıyız. Çünkü;
Hayat kısa’‘.
Bak, başa döndük.
Hayat kısa, bir bakmışsın yaşlı bir nine- dedesin. Ardında kalan yıllarda boşa harcanan zamana hayıflanmayacak şekilde yaşamalı gençlik yıllarını.
Yaşlılık, ninelik – dedelik demişken, vesileyle 1 Ekim Dünya Yaşlılar gününü de kutlamak isterim efendim.
Her şey yolunda giderse bir gün hepimiz ”yaşlı” olacağız. Biraz daha empati biraz daha anlayış penceresinden bakalım onlara.
Mesela ne yapın biliyor musunuz? Ben yaşlı deyince kim belirdiyse zihninizde aileden hemen telefonu alıp arayın. Verdiğiniz mutluluk sizi çok daha fazla mutlu edecek inanın.
Sevgiler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir