Londra’da 12 saat: Tate Modern ve Londra’ya Veda

 

Londra’da gün batımı
Dün, Londra’da 12 saatLondra’da 12 saat yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.
12 saatlik Londra gezisini bir yazıya bile sığdıramadığıma göre Londra’nın nasıl ”dolu bir şehir olduğunu varın siz düşünün gari.
Buckingham Sarayı’nı demir çitlerin arkasından da olsa görüp, sarayı arkamıza alıp aile fotoğrafını çektirdikten sonra, Essex’ten gelecek arkadaşımızı karşılamak için sabahtan beri buraya kadar yürümüş olduğumuz yolu gerisin geriye yürümeye başladık.

Roma’da tanıştığımız arkadaşımız bir İtalyan. Biz Türküz, malum. Mekanımız İngiltere. Yine enternasyonel bir ortam oluşturduk böylece. Sevgili arkadaşımız 20’li yaşlarının sonunda, bekar ve çocuksuz biri. Bizim gibi çocuklu bir aileyle Londra’da gezme fikri bu özelliklere sahip pek çok kişiye hiç de cazip görünmezdi, eminim. Kendisine, bize olan sevgisi, ilgisi ve inceliğinden ötürü teşekkürlerimi iletmeyi borç bilirim efendim.
Arkadaşımızla buluşur buluşmaz, en yakındaki restorana koşar adım girdik. Çünkü sabahtan beri durmaksızın yürüyorduk, yorgunduk ve haliyle çok acıkmıştık. Menüden kendime bir wrap, bizim kıza da çorba söyledim. Çorba vasatın üzerindeydi. Sebzeleri keşke biraz daha küçük parçalara bölselerdi. Zira koca patlıcanı neredeyse 4’e bölüp kaynatmışlar resmen tencerenin içinde. İngiliz mutfağı’nın vasatlığından bir örnek…Neyse, kıza yedirebildiğim kadar yedirdim ama esas kurtarıcım Türkiye’den getirdiğim tahıllı ve meyveli büyük kavanoz mama ile eşim ve arkadaşımızın söylediği kızarmış patates oldu.
Bizim kız restoranda kurtlanmaya başlayınca, yeterince dinlendik diyerek çıktık. Aramızda Hyde Park‘a mı yoksa Tate Moderne mi gidelim oylaması yaptık. Hyde Park bulunduğumuz yere çok uzak ve hava da kararmak üzere olduğundan Hyde Park için başka bir sefere insallah diyerek Londra’nın en büyük modern sanat müzesine doğru yürümeye başladık. Evet, yine, yeniden yürümek…
Müzenin girişi ücretsiz. Bir cumartesi günü öğleden sonrası olmasının da etkisiyle son derece kalabalıktı. Birer broşür edindikten sonra gezmeye koyulduk. Önce terasında güzel bir Londra fotoğrafı çektim.Sonra da camların arkasında duran geniş ve rahat koltuklarda bizim atom karıncanın izin verdiği kadar, yani 1, bilemedin 2 dakika oturup Londra manzarasının tadını çıkardım.
Bu kadar kapsamlı ve ilgi çekici bir modern sanat müzesi gezmemiştim hiç. Aslında sanıyorum modern sanat müzesi hiç gezmemiştim o güne kadar galiba. Tate Modern büyüklük ve kapsam olarak karşılaştırılamayacak olsa da Kırık Kalpler Müzesi’nden sonra en ilgimi çeken müze oldu. İçindeki eserlerin yelpazesi oldukça geniş. Bizim küçük hanım da son derece keyif aldı gezerken. Video gösterimleri, sesli anlatımlar, renkli objeler…
Video gösterileri
Tablolardan…
Geçmişten günümüze kullanılan radyoları üst üste dizmişler ve kule yapmışlar. İçlerinden çalışır durumda olanları çalışıyordu hatta. Hem görsel, hem de işitsel çok hoş bir eser olmuş. Küçüklüğümde bakıcımın evindeki eski tip ilk radyolardan tutun, en son çift kaset çalarlı kullandığımız radyolara kadar pek çok farklı model vardı.
Radyo kulesi
Sahi, radyo, kaset çalar kullanmıyoruz artık, değil mi? Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, laptoplarımız var artık!
Tate Modern’in en keyifli yerlerinden biri de alt katta ki büyük sarkaçın olduğu yer.
Nasıl tarif etsem? Böyle eğimli geniş bir alan düşünün. Sarkaç bir ileri bir geri gidiyor. İnsanlar bu alanda sanki çimlerde uzanır gibi uzanıp sarkacı izliyor.
Sarkacın hemen yan tarafındaki alanlarda ise onlarca farklı boyutlarda salıncak var. Büyükler için de küçükler içinde onlarca salıncak!! Müzeyi gezmeyi bitirdiyseniz dakikalarca salıncak keyfi yapın kesinlikle.
Daha önce söylediğim gibi, gerek müzenin son derece kapsamlı ve kaliteli oluşu, gerek konumu bakımından kolay ulaşılabilir ve günlerden ise cumartesi oluşu müzede mahşeri bir kalabalık oluşmasına neden olmuştu. Londra’nın kendine has etnik ve milli çeşitliliğinin bir örneklemini bu müzede görmek mümkün. Kulağımıza çokça Türkçe konuşmalar bile takılıyordu gezimiz esnasında. Mesela bir kadın çocuklarına doğru dönmüş sitemkar bir ses tonuyla …” sizi buraya getirdim ki aklınızda bir şey kalsın, bir iki şey öğrenin diye…”  Yani… Ne denir bilmiyorum. En azından niyet iyi diyelim, geçelim.
Tate Modern’i kelimelerle anlatmaya çalışmak pek mümkün değil dostlar. Alternatifi Hyde Parktı bizim için ama iyi ki müzeye gitmişiz diyorum şimdi. Bizim kız şimdi bile müzeden aklında kalan objeleri, olayları hatırlayıp söylüyor ara sıra. Küçücük zihninde kim bilir ne ufuklar açtı sadece bu müze bile. Demem o ki; küçücük çocuk ne anlar müzeden sanattan demeyin. Onların bakış açısı ve algılayışları sizinkinden çok farklı. Anlamayacağını düşündüğünüz o müze gezisi ya da her hangi bir seyahat zihninde ne ufuklar açıyor bilemezsiniz.
Londra gezimiz esnasında üzülerek fark ettiğim bir detaya değinmek isterim. Küçük anneler sorunu! Daha önce konunun vehametine ilişkin bir şeyler okumuştum. Sokakta da fazlasıyla gözüme çarpıyordu ama Tate Modern’i gezerken çok sayıda küçük hamile kızlar görünce burada yazıya dökmek farz oldu. Her şey güzel, medeniyet harika, sanat, kültür, ekonomi…Ama bu konu içimi gerçekten acıttı.
Londra’da dikkatimi çeken -bu kez olumlu- başka bir ayrıntı da bazı caddelerdeki trafik ışıkları. Trafik ışıkları 1868 yılında ilk kez Londra’da kullanılmış. Bilmeyenler için bu bilgiyi verelim öncelikle. Londra’da LGBT sembollerinden oluşan yeşil ve kırmızı trafik ışıkları var.
LGBT Onur haftası kapsamında böyle bir uygulama başlatmışlar ve kalıcı hale gelmiş. Sadece bu örnek bile Londra’nın dünyanın ”tüm insanlarını” nasıl aynı şekilde kucaklayan bir şehir olduğunu anlamaya yeter.
Konuyu dağıttım epey…Ne diyordum? Tate Modern. Müzeyi ayaklarım ağrıdan sızlarken gezmeyi bitirdik. Thames Kenarındaki İtalyan cafelerinden birinde bir şeyler atıştırıp dönüş yolculuğumuza başladık.
Güneşin doğuşu kadar batışı da çok güzel bu şehirde-
Bizim atom karınca uyku saatinde pusetinde uyuyakaldı. İki otobüs ve bir taksi yolculuğu esnasında arada bir uyandı, gezindi ama en son takside tamamen sızdı. Tam 18 saat sonra otelimize varan biz ise, tahmin edersiniz, kelimenin tam anlamıyla yatağa yıkıldık!
Londra’da uzun süre kalma imkanımız olmadı. Genel değerlendirmemi bu nedenle 12 saatlik bir geziyi veri alarak yapabileceğim.
Londra’ya tutuldum dostlar!!
Ama bunda bizi karşılayan güneşli ve güzel havanın payının çok büyük olduğunu da düşünmüyor değilim. Zira, yağmurlu ve kapalı havayı hiç sevmem! Eğer böyle bir havaya denk gelseydik, fikrim çok daha farklı olurdu bence. Güneşli bir hava vardı evet ama kesinlikle soğuktu. Bu nedenle sonbahar/ilk bahar demeyin kışmış gibi hazırlıklı olun bence. Özellikle nemli hava ve rüzgara karşı. Gözlemim pek çok kişinin Nortface mont giydiği yönündeydi. Zannediyorum nem ve rüzgara karşı en korunaklısı. O kadar insan hata yapıyor olmaz değil mi? Çocuklu/ bebekli iseniz pusetinizin yağmurluğu hayat kurtaracak, kesinlikle alın.
Tarihi doku ile modern kentleşmeyi gözü çok rahatsız etmeyen şekilde kaynaştırmış bir şehir ayrıca Londra. Gökdelenler ile tarihi köprüler, anıtlar, saraylar, kiliseler…
Dünyadaki her milletten, her ırktan sanki en az bir temsilcinin burada yaşadığını düşünmeniz işten bile değil. Sadece Thames kenarındaki bir saatlik yürüyüş bunu düşünmeniz için yeterli.
Pek çok ara sokak kendinizi film setinde gibi hissetmenize neden oluyor. Büyülü bir havası var.
Evet, Londra’ya tutuldum! Hayatımın belli bir döneminde burada yaşamak isterdim kesinlikle.
Kim bilir? Belki bir gün…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir