İstanbul

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu.
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yâr olmaz İstanbul gibi diyâr;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…
Gecesi sümbül kokan,
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…
Yazıya başlamadan önce yıllar sonra ilk kez şiir okudum. İstanbul şiirleri diye yazdım google’a ne listeler döktü önüme bilseniz.
Yıllar sonra şiir okumama vesile olan şehir., İstanbul…
Ankaralıyım. Ankara’da olmayı, burada yaşamayı seviyorum. Doğduğum, büyüdüğüm, okuduğum, çalıştığım, evlendiğim, anne olduğum, nereye gidersem gideyim hep buraya döndüğüm şehir. Amma…Bir de İstanbul’um var benim. Aşkı içime taa 4 yaşlarımda düşen.

4 yaşlarımda o zamanlar Fatih’te oturan anneannemlerde kalmıştım uzun bir süre. Bu bir kaç ay içimdeki İstanbul aşkının doğduğu zamanlar.
İlk gördüğüm deniz, İstanbul denizi mesela. ”Çok su” demişim görür görmez sevinçle. O yaş için güzel mantık!
Kedilere olan sempatim Fatih’teki sokak kedilerinden miras. Hepsine isim takardım: kaldırım kedisi, balıkçı kedisi, çöpçü kedisi, merdiven kedisi, köprü kedisi…Bir de oyuncak kedim ”mestan”ım vardı. Anneannem elleriyle örmüş, ismini de dedem koymuştu.  Hemen hemen her gün Fatih Camii’ne giderdik anneannemle, güvercinlere yem atardık. O zamanlar henüz bekar olan teyzelerim işten geldiklerinde bana hediyeler getirir, her hafta sonu bir yere gezmeye götürürlerdi. Şımartıldığım, sevildiğim, el üstünde tutulduğum güzel anılarla dolu zamanlar geçirdim İstanbul’da. Belki de o yüzden bu kadar bağlıyım bu şehre. Uzun süre gitmezsem özlüyorum.
Ankara güvenli, huzurlu, sakin ve konforlu. İstanbul öyle mi? Buram buram kaos karmaşa, o kaosun ardında şiir gibi güzellikler, uçsuz bucaksız ruh halleri, tarih-modernite, lüks-sefalet, …İstanbul’u bu kadar çekici yapan şey de bu işte, bu gizemli karmaşa.
Bu romantik girizgahtan sonra geçen hafta yaptığımız toplamda 48 saat süren İstanbul seyahatimize dönebilirim artık.
Son İstanbul gezimiz maalesef üzücü bir şekilde noktalanmıştı. İki gün süren o kısa ziyareti saymazsak İstanbul’a en son bundan tam 5 yıl önce gitmiştim. İş gezisiydi ama da az da olsa kendime vakit ayırabilmiştim. 5 yıl sonra yaşayacağım bu kavuşmanın heyecanını bu kadar artıran bir başka unsur da seyahatimizi çocuksuz gerçekleştirecek olmamızdı. Otelimiz Taksimdeydi. Benim Bey’in gündüz işleri olacaktı ve ben yıllaaaar sonra Beyoğlu sokaklarında yalnız başıma dolaşabilecektim!! Vuhhhuuuu!!! Gel de heyecanlanma!
Amma…bekar ve çocuksuz zamanlarındaki gibi ”al çantanı çık” hızında değil artık elbette. Günler öncesinden ”Allah’ım ne olur çocuk hasta olmasın o günlerde” diye dua etmekle başlıyorsun. Hasta olmaması için zaten sarf ettiğin çabayı katlıyorsun. Sen yokken çocuğa bakacak kişileri organize ediyorsun. O 48 saat boyunca gerekli olabilecek her şeyi ama her şeyi hazır ediyorsun. Bakacak şahıslara uyuması, yemesi içmesi, ilacı bilmem nesi hakkında ayrıntılı brifing veriyor, uygulamalı olarak gösteriyorsun. Vaktin varsa kuaför, saç baş olayına giriyorsun.Daha gitmeden yoruldun. Ama olsun. İstanbul’a değer.
Yılların gezentiannesi ben, yıllar sonra çocuksuz bir yere gidecek olmanın tarif edilmez acemiliğini yaşadım sayın seyirciler. Buradan itiraf ediyorum: Uçuşumuzu planlamadan tutun, valizi hazırlama ve içeriğini belirlemeye kadar seri hatalar yapmışım.
Sonuç: bir yakadan bir yakaya elimizde 10 kiloluk valizle yorgunluk!
Seçtiğim hava alanı konusundaki stratejik hataya girmiyorum. Başlı başına hezimet. Bunu geçiniz. Ama bana esas bavul hazırlamadaki beceriksizliğim dokundu. İki günlük yarı resmi bir seyahat için çok fazla giysi almışım. Yıllardır sırt çantasıyla geziyoruz sokaklarda, bu kez bizim bücür yok, otel de Taksim de zaten, yürünecek yol çok yok, sırt çantasıyla öğrenci gibi takılmayalım azıcık klas olalım dedim. İki kişiye kabin boyu ama çekçekli olmayan eski tip valizlerden bir bavul hazırladım. Klas olma hayali ile çıktığımız bu yola, taksimin ortasında bir kulpundan ben, diğer kulpundan sevgili eşimin tuttuğu yaklaşık 10-15 kiloluk valizle o kalabalığın içinde yürümeye çalışan bir çift olarak devam ettik!! Al sırt çantanı rahat rahat yürü değil mi?
O kadar kez Taksim’e gitmişliğim vardır ama hiç gece geç saatlerde orada bulunmamıştım. Uçağımız rötar yaptığından ve gece saat 1’de evet, 1’de Beşiktaş’ta trafiğe takıldığımızdan İstiklal Caddesinden otelimize doğru gecenin 2′ sinde yürümek zorunda kaldık.
dijital saate dikkat
Gece 2 demeye bin şahit ister ama. İstanbul gerçekten 24 saat yaşayan bir şehir azizim. Sanırsın saat akşam 8!! benim gibi bir Ankaralı için son derece hayret vericiydi. Ankarayı bilenler bilir, daha bir kaç ay öncesine kadar toplu taşıma gece 11’de paydos yapardı. Ankara memur şehridir. Gece 11 dedin mi uyur. Ben dahil. saat 22:59’da esnemeye başlıyorum yeminle. Dakika şaşmıyor.
Otelimize yerleşir yerleşmez uyuduk tabii. Ertesi gün otelin terasında haliç manzarasına karşı keyifli bir kahvaltı yaptıktan sonra kendimi yollara vurdum. O gün öğlen 12’den gece 10 a kadar kısa aralar vermek suretiyle yürüdüm. Nerelere mi gittim?
Öncelikle en son geldiğimde tadilat nedeniyle kapalı olan taksim meydanında salındım. Gayet de güzel olmuş bence. Heykelin 10 cm dibinden belediye otobüsleri geçiyordu eskiden. Şimdi trafiğe kapalı. Sonra İstiklal Caddesini boydan boya şöyle bir yürüdüm. En son geldiğimde tüm dükkan tabelaları Arapça gibi gelmişti bana, bu kez gözüme çarpmadı. Kaldırtmışlar sanırım. Şöyle Taksim – Tünel hattında gezip gördüklerimi bir özetleyeyim.
Madam Tussauds Müzesi İstanbul: Girmeye niyetlendim ama bilet fiyatı fazla geldi, belki de Beyoğlu’nun mistik havasına yakıştıramadım bilmiyorum ama gitmedim. Ama seven gitsin. Bilgi isteyene linki burada.
Beyoğlu Çikolatacısı: Bütün fındıklı olanı favorim.
Yer Altı Çarşısı: Burada ihraç fazlası ve defolu ürünleri çok ama çok ucuza bulabilirsiniz. Evet, hem de Taksim’de. Hatta bu çok ama çok ucuz giysilerin çook çook daha ucuz olanlarını Eminönü -Mahmutpaşa’daki dükkanlarda daha da kolay bulursunuz. İstanbul işte, her zevke, her keseye… Buralarda 2 TL’ye gömlek, tişört, pantolon görmüşlüğüm var. Bence bir gidin görün derim. Semt pazarlarında bile 3 kat 5 kat kazıklandığınızı anlayınca yemin ederim ufkunuz açılacak. Cadde üzerindeki bir bijuteriden küpeler aldım mesela çok çok ucuza, ama bir yarım saat daha yürüsem beşte biri fiyatına alabileceğimi bilerek.
Sabahattin Ali Sergisi: ”Şehirlere alışamadı” temalı sergiyi gezmekten çok keyif aldım. Sabahattin Ali’nin doğumundan ölümüne kadar hazırlanmış olan birçok resim, şiir, tablo, anı, roman, şiir gibi eserleri inceledik.
seyahatin benim için anlamını daha iyi anlatamazdı.
bazı konularda hem fikir olsam da o kadar da kötümser değilim ben:))
Koska: Nefis lokumlar diyorum, başka bir şey demiyorum.
Galata Mevlevihanesi: Yıllardır önünden geçip bir türlü gidemediğim bu müzeye de nihayet gittim. Aslında burası hem müze, hem türbe hem de hala aktif olarak kullanılan bir mevlevihane. Daha adımını içeri atar atmaz bambaşka bir ruh haline bürünüyor insan.
Mevlevihanenin bahçesindeki mezarlıktaymış Türk matbaasının kurucusu İbrahim Mütereffika’nın mezarı. Ben bilmiyordum daha önce.
Vee Galata Kulesi: Yine kuleye çıkamadım. Çünkü yine o kuyruğu bekleyemedim. Aslında Otel de Taksim’deyken keşke sabah erkenden kimsecikler yokken kalkıp gitseydim dedim. Artık yine başka bahara kaldı.
Kuleye çıkamadım ama kuyruğun sonundan fotoğrafını çektim
Taksim Tünel hattını böyle tamamladıktan sonra. Cihangir tarafında biraz adımlamak istedim. Yürürken karşıma bakın ne çıktı? Hem keyiflendim, hem hüzünlendim birden.
gülen gözler filmindeki turşucu, tam karşısındaki sokak da Adile Naşit Sokağı
Otele dönüp biraz dinlendikten sonra, İstiklal’in arka sokaklarından birinde enfes yemekleri olan bir esnaf lokantasında yemek yedik. Yediklerimizi yakalım diye bu kez kendimizi Beşiktaş-Ortaköy sahiline attık. Deniz havamızı aldık. Beşiktaşımızın yeni stadını gözlerimizle gördük, önünde fotoğrafta çektirdik elbette.
ışıktan ötürü güzel çıkmadı ama…
Ertesi gün uçağa kadar tarihi Galata Köprüsünden Eminönüne yürüyüp deniz kokusunu içimize çektik. Sonra da dönüş yoluna revan olduk. Biz ve 10 kiloluk valizimiz://
48 saatlik bu küçük kaçamak resmen şarj etti beni gerçekten. İstanbul’u çok özlemişim. Şimdiden bir sonraki gidişimde neler yapacağımın hayalini kuruyorum.
Tamam çok güzel şehir, bence dünyada eşi benzeri de yok. Evet, ama yaşaması zor. Gerçekten. O yüzden böyle küçük kaçamaklarla bu kadim sevgiliye kavuşacaksınız sonra da  Ankara’nın huzur ve güven dolu kollarına kendinizi atacaksınız.
Bir sonraki İstanbul seyahatinde buluşmak üzere. Esen kalınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir