Ev Hanımlığı & Ofis Hanımlığı!

18 yaşından önce ”ah bir 18 yaşımı doldursam; doldursam da artık çocuk sınıfından büyük” sınıfına terfi etsem der dururdum. Tam o zamanlarda bir markette kasa çalışanlarından biri bana ilk kez ”siz” diye hitap etmişti de of bende bir havalar, bir büyüdüm, tamam oldum hisleri falan. Neyse… 10’lu yaşları eda edip 20’lere vardığımda (üniversitede okuduğum, mezun olduğum yıllar) ‘‘önümde kocaman bir hayat var, çok iyi bir kariyerim olacak, zengin olacağım, entelektüelin kraliçesi olacağım, onu da yapacağım, bunu da yapacağım…” düşüncelerinin/hayallerinin havada uçuştuğu öz güven patlaması yılları. 20’lerin sonlarına doğru, ”işi gücü de bulduk, ufukta 30 var, 20’li yaşlar hayallerini kurarken 30’lu yaşlarda evlilik gonglarının çalması konusunu hiç hesaba katmamıştım” düşünceleri…

30’uma 1 kala evlendim; şükür başımız göğe erdi.
Okul bitti, iş bulundu, evlenildi, çocuk da yapıldı. Süper!! Ama 30’ların başında işler yavaş yavaş değişmeye başladı. Yani ne bileyim böyle hayata farklı bir açıdan bakmak gibi işte… İş değiştirme, evlilik, 30 yaş eşiği (bir kadın için önemlidir bu eşik, malum) bebek, bir de babamı kaybettim o sıralar. Hayatın pek çok farklı virajını 3-4 yılda dönünce hayata bakış açım biraz değişti haliyle.
Tüm bu sürece yoğun çalışan bir ofis insanı iken-geçici bir süreliğine- ev hanımlığına geçişim de tüy dikti. 30’lu yaşlarımın, diğer bir deyişle olgun bir yetişkin yaşlarımın tarafımca sindirimini yapmaya çalışırken gözlemleme ve analiz etme fırsatımın doğduğu bir mecra daha oldu: ev hanımlığı mı yoksa ofis hanımlığı mı daha cazip? 
Konuyu derinlemesine incelemeden önce şu itirafı edeyim: Başlarda bu kadar vakit evde nasıl geçer diye düşünsem de yavaş ve sakin hayat çok hoşuma gitti! Geniş geniş kahvaltı hazırlamak, saate bakmadan çayını keyifle içmek, Trafiğin ve insan kalabalığının olmadığı saatlerde şehirde at koşturabilmek, AVM’lerde mağaza kapatmış Bülent Ersoy edasıyla sakin sakin alışveriş yapmak, öğleden sonraları kabul günü kıvamında ev gezmelerine gitme, beş çayları demlemek ve yetişmen gereken bir toplantı olmadan rahat rahat yanında çekirdek çitletmek. Hep yapmak istediğim, ama hafta içi vakitsizlikten, hafta sonları ise hem vakitsizlikten hem yorgunluktan yapamadığım kelli felli yemekleri ellerimle yapabilmek, bunun için zaman ve emek harcayabilmek lüksü.
Konunun çocuklar tarafı apayrı bir konu. İlk evvela, sabah gözümün içine bakan yavrumu bakıcıya bırakıp kapıyı çekmekten ötürü duyduğum vicdan azabından kurtuldum. Bakıcımız konusunda şanslıydık ama çocuğum üzerinden karşılıklı pazarlık yapmak suretiyle ücret belirlemek çok ağırıma gitmişti bir keresinde. Şükür ondan da kurtuldum. Kaliteli vakit geçirme takıntım olmadı 7/24 birlikteyiz zaten! Ek gıdaya ben istediğim zamanda istediğim hızda geçtim, anne sütünden ne zaman nasıl keseceğime ben karar verdim, tuvalet eğitimini ben verdim, diş fırçalamayı, kendi kendine uyumayı ben öğrettim. Doğru yaptığım da var yanlış yaptığım da muhakkak ama halimden çok memnunum bu anlamda. Çünkü diğer türlü, evinde çocuk bakıcısı dahil yardımcısı olanlar bilir, ev hayatınızın-mecburen- içine soktuğunuz bu kişi başlarda tamamen sizin direktif ve yönlendirmeleriniz doğrultusunda hareket etse de yavaş yavaş kendi düzen ve nizamını eve zerk ediyor. Size de ”amaan boşver, işini iyi yapıyor işte, bakliyat kavanozları da alt rafta duruversin, zaten yemeği o yapıyor” ya da ” bırakayım da çocuğa püre değil de pütürlü yedirsin, yeter ki gönülden baksın evladıma”  demek düşüyor. Ev hanımlığına geçişimle birlikte evin bu konularda tek hakimi, tek sözü geçeni benim, kuralları ben koyuyorum. Süper!!
Gel gelelim, ev hanımlığına dair bakış açım bu süreçte epey bir değişti. Bunu da itiraf edeyim. Benim ailemde kadınlar çalışır. Benim genetik kodlarım ve sosyal öğrenmelerimde ev hanımlığı pek yok. Mesela anneannem ev hanımıydı ama bütün kız kardeşleri öğretmendi. Anneannemi çok çelimsiz okulda ezilir diye göndermemişler öğretmen okuluna. Takip edenlerim bilir annem de çalışan bir kadındı, hala çalışıyor, hem de 65 yaşında! Bütün teyzelerim (6 tane) ve halam da çalışan kadınlardı. Babaannem el işi, dantel  yapıp satardı. Bakıcım zaten bana bakıcılık ederek çalışıyordu. Bakıcımın kızları da çalışan insanlar. Her şeyden öte ben Karadenizliyim. Karadeniz kadını çalışkandır, övünmek gibi olmasın. Durum ve resim böyle olunca çalışmayan bir kadın olmak fikrinin zihnime uğramışlığı yoktu. Ama bu süreçte uğradı ve beynim ister istemez hangisi daha iyi diye sorgular oldu mütemadiyen.
Yukarıda ev hanımlığının hoşuma giden, cazip taraflarını yazdım. Amma velakin madalyonun bir de diğer yüzü varmış sevgili hanımlar. Sevgili ev hanımları, aktif ev hanımlığı tecrübem olmazdan evvel sizler hakkındaki atıp tutmalarımdan ötürü beni affediniz! Ben de diğer pek çok çalışan kadın/anne gibi ‘‘ev hanımlarının ne güzel vakitleri bol, istediklerini istedikleri zaman yapabiliyorlar, geniş geniş evde yayılıyorlar” diye atıp tutmuştum vaktiyle. Şimdi tüm bu sözlerimi geri alıyorum. Artık evdeyim ama zaman kaçıyor ben kovalıyorum adeta. Çünkü ev hanımlığı gerçekten bir nevi emek yoğun ağır işçilik. Hele de benimki gibi küçük çocuğu ile 24 saat baş başa olanlar için. Neden mi?
Çünkü, sabahın kör saatinde güne başlayan ev annesi daha sabah mahmuru iken tek gözü kapalı bir an önce ayılmak için mutfağa çay koymaya gider. Bu esnada – yine tek gözü kapalı- uyanan yavrusunun çişini yaptırır, pijamasını çıkarır. Bir yandan kahvaltıyı hazırlamaya başlar bir yandan daha sabahın 6 buçuğunda ”oyun oynayalım mı anneeaa” nidalarına istinaden mutfaktaki 2 metrekarelik dar alanda kutukutu pense oynar. Çocuğa, evin beyine ve kendisine temel beslenme prensiplerine ve damak zevklerine göre kahvaltı hazırlar. Beyi işe gönderir. Sonra maraton başlar. Kahvaltı masası toplanacak, bugünkü yemekler yapılacak, çamaşırlar dün akşamdan beri çamaşır makinasında, çıkarılıp asılacak, tam kurumadan Bey’in gömlekleri ütülenecek, bu esnada arka fonda ”oyun oynayalım mı anneeaa” nidaları tabii ki eksik değil. Az çocuğun gönlü yapılacak, bir saatte bitecek iş çiş, kaka, oyun gibi sebeplerle uzayıp ancak 3 saatte bitecek. Senden umudu sonunda kesen çocuk ”tablet izlemek istiyorum” , ”telefonla oynamak istiyorum” diye cırlamaya başlayacak. Ekranın zararlarına istinaden izin verilmeyecek ama O’nu oyalayacak oyun ya da uğraş icat edilecek. Nihayetinde işler bittiğinde sabahtan beri evde çatlamak üzere olan çocuk parka götürülecek. Saatlerce parkta oynanmasına karşın her defasında eve girmek istemeyen bebeye eve girmesi için ilgi çekici olan ama kandırmaca olmayan bir şeyler bulunacak. Eve sağ salim girince çocuğa banyo yaptırılacak. Çocuk yıkanıp paklanacak, sonra banyo toparlanacak.Tam mutfaktan içeri girmişken velet ” yemeeek, yemek istiyorum” diye bağıracak. Elin ayağına dolanacak, sabahtan beri 458’inci la havleyi çekeceksin. Evin Bey’i gelecek. Sofra kurulacak, sofra toplanacak, tencereler yıkanacak. Çocuğun uyku saatini geçirmemek için acele edilecek. Bebeye türlü yöntem ve şaklabanlıklarla diş fırçalatılacak. Pijama, kitap ve uyku…Mutlu son! peki saat kaç? En iyi ihtimalle akşam 8!. Şimdi bu kadıncağız sabah 6 buçuktan beri, yani tam tamına 13 buçuk saattir emek yoğun olarak ağır işçilik yapmıyor mu? Bunun haftalık süpürgesi, camı, kapısı, banyo tuvalet ovalaması, kabul günü teranesi, yahut akşam çayı misafiri falan da var, oralara hiç girmiyorum.
Velhasılı kelam, ev hanımlığı çok zor bir meslek. Bu süreçte bunu anladım. Üstelik dün yaptığın işin aynısını bugün de yapıyorsun, yarın da ve hatta diğer günde de. Yapılan yemekler yendiğinden, çamaşırlar kirlendiğinden ve diğer tün emekler gözle görünür olmadığından ortada cismi bir üretim yok gibi görünüyor. En fenası da bu. Üstelik kadının tüm bunları yapma sorumluğundan ve vakitsizliğinden kendi gelişimine ayıracak enerjisi de vakti de kalmıyor. Bu en azından çocuklar okul çağına gelene kadar böyle.
Ofis hanımlığına bakalım: Ev dağınık da olsa kapıyı çeker çıkarsın. Zaten yarın sabaha kadar yeniden dağılacak, boş ver dersin. Alelacele kahvaltı hazırlarsın, o da çocuk var diye. Yoksa ofiste sandviç, poğaça da olur. Çamaşırı haftada bir yıkarsın, hafta sonları. Eğer ücreti yeterli bir işin var ise ev işlerini yardımcı kadın yapar zaten. Ofiste işten arta kalan zamanın varsa kendine vakit ayırabilirsin. Bir şeyler okuyup yazabilirsin. Yaptığın işin tıpkısının aynısını ertesi gün yapmazsın. Günün sonunda cismi bir üretim vardır, görür mutlu olursun.
Diğer yandan, temizlikçi, kreş, bakıcı, market alışverişi, ofis işleri, kuaför gibi işlerin zihni organizasyonu tamamen sana aittir. Kafan yorulur. İş yerinde amirin pek tabii ki verimli bir çalışma hatta bazen fazla mesai bekler. Çocuğunla kaliteli zaman geçirmek için kendinden fedakarlık edersin. Özlersin. Günün sonunda zihnen de bedenen de yorgun olursun.
Son tahlilde, 30’larımın ortalarına geldiğim şu günlerde hayata dair sorgulamalarımdan biri olan ev hanımlığı mı yoksa ofis hanımlığı mı daha cazip? sorusunun yanıtına dair söyleyeceğim şu olur: ev hanımlığının da ofis hanımlığının da avantajları ve dezavantajları var. Hangisinin daha zor ve yorucu olduğu konusu kadından kadına ve o kadının yaşam şekline ve şartlarına göre değişiyor. Bir genelleme yapmak imkansız bence. İllaki bir genelleme yapılacaksa o da şu olur: Kadın ister ev hanımı ister ofis hanımı olsun yoruluyor cicim.
Yoruluyor!

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir