Ordan, Burdan…

Uzun süre yazmayınca içime sıkıntı çöküyor resmen. Yazmak beni kesinlikle mutlu eden, adeta kaslarımı gevşeten bir şey. Beyin kaslarımı ve ruh kaslarımı.
Takip ettiğim bloglardan birinde (bu blog) bir bilgi vardı. Yaratıcı tarafı olan beyinler eğer bu yaratıcılıklarını ortaya çıkaramazlarsa baş ağrısı ve migren bu kişilerde daha sık görülürmüş. Konunun bilimsel dayanağı hakkında bir fikrim yok ama bana çok mantıklı geldi. Yani, içeride bir çeşit enerji var, dışarı çıkamıyor ve sonuçta ağrı yapıyor. Basit bir neden sonuç ilişkisi aslında değil mi? Bu nedenle bu blog bana çok iyi geliyor. Çok uzun yıllardır yapmak istediğim bir şeymiş meğerse. Yazmaya başladım, mutluyum, rahatladım.

Okumaya devam et

Beypazarı- Lagania

Lagania, Beypazarının bilinen ilk adı ve ”kaya doruğu ülkesi” anlamına geliyor.
Anadolu’nun ortasındaki bu küçük tarihi vahayı nasıl da bugüne kadar göz ardı etmişim kendime şaşırdım doğrusu. Ankara’da doğdum, büyüdüm, burada yaşıyorum, Beypazarlı onca arkadaşım oldu, Beypazarı kurusu yedik afiyetle, meşhur yaprak sarmalarının lezzeti herkesin dilindeydi, Beypazarı tarhanasını aradık hep tarhana alırken, Beypazarı maden suyunu zaten bilmeyen yok, üstelik her gün de içtik neredeyse ama yanı başımızdaki bu güzelliği gidip görmeyi es geçmişiz.

Okumaya devam et

İzmir, Sakız Adası, Alaçatı

Nerede kalmıştık? İzmir’i anlatmaya devam.
Bir önceki yazıda kızımla ilk gittiğimiz müze olan İzmir Kadınlar Müzesinden bahsetmiştim. Bir sonraki müzemiz Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesiydi.
Ümran Baradan da kimdir diye soruyorsunuz biliyorum. Müzeye gidene kadar ben de bilmiyordum ne yalan söyleyeyim. Oysa biraz araştırınca ne kadar da kıymetli bir kadın olduğunu öğrendim. Kendisi sanatçı bir aileden gelen resim ve seramik sanatçısı. İzmir’deki evini müze haline getirmiş, bizlere hediye etmiş. Kendisi ile ilgili magazinsel bir bilgi de vereyim. Uğur Dündar’ın kayın validesidir ayrıca. Ne yazık ki 2011 yılında da aramızdan ayrılmıştır.
Gelelim müzeye. Müzeye Kordon’dan kolayca yürüyerek ulaşabilirsiniz. Ancak çıkmanız gereken son bir yokuş var ki benim 3,5 yaş bücürü ile o sıcakta epey çileli bir yokuş yürüyüşü oldu doğrusu. Yine de imkansız değil. Biz yaptık oldu. Müze’nin girişinde bile hoş figürler var çocukları cezbeden bu nedenle kapısından sevinçle girdi bizim kız.

Okumaya devam et

İzmir, Kordon, Kadın Müzesi

Aslında bu gezimizdeki – ve umarım bundan sonrakilerdeki- amacım seyahatler esnasında neler yapıyoruz, nerelerdeyiz günlük olarak yazmaktı. Ama maalesef bir önceki yazıda bahsettiğim gibi benim dalgınlığım nedeniyle hayal oldu. Bir dahaki seyahate kaldı. Ne diyelim; sağlık olsun.
Gelelim gezimize. Aslında daha önce bir İzmir yazısı yazmıştım. Ancak daha çok yazacak gibi görünüyorum. Çünkü İzmir’e gelip gittikçe daha çok seviyorum, daha sık gelmek istiyorum. Geçmişte, İstanbul gibi bir şehir dururken ve hali hazırda Ankara’da, başkentte yaşarken neden İzmir’de yaşayayım ki der, biraz ön yargılı bakardım ama son bir kaç yılda hemen hemen her konuya olduğu gibi bu konuya da bakış açım değişti. Belki gelecekte burada yaşamayı  düşünebilirim. Bakalım gelecek neler gösterecek. Okumaya devam et

İzmir-Sakız Adası Yolcuları Döndü!!

Sakız Adasından…
Uzun bir aradan sonra merhaba!!
Kaç gündür yazamadım. Birinci sebebi gezentiailesi olarak yine gezmelerdeydik. Gezmelerde olmamız yazmama engel değildi aslında. Sorun şu ki minimum eşya, minimum valiz felsefem gereği kendi bilgisayarımı götürmedim giderken. Sevgili eşimin bilgisayarını kullanırım bir kaç gün dedim. Ama admin hesabımı unuttuğumdan başka bir bilgisayardan maalesef siteme erişemedim. Bu yazıyı yazdığıma göre dönmüş olduğumu anladınız.
Dönüşüm muhteşem oldu sevgili izleyenler. Sizlere müthiş yazılar gelecek bu gezimizden.

Okumaya devam et

Masal Kitabından Bir Sayfa: PRAG

Evlilik yıl dönümümüzün arifesinde balayı şehrimiz Prag’ı yazayım istedim. Tam da beş koca yıl olmuş!! Vallahi dün gibi. Demek ki 30-40 yıllık evliliklerde de böyle oluyor; yıllar geçip gidiyor, sana da ”daha dün gibi”  demek düşüyor.
En baştan başlayayım anlatmaya. Aslında balayı için Paris’e gitmek üzere fikir birliğimiz vardı . Amma ve lakin düğün hazırlıkları ve bu hazırlıkların katmerli masrafları Paris fikrinden koşarak uzaklaşmamıza neden oldu. O zamanlar henüz kapanmamış olan booking.com üzerinden Paris otel fiyatlarına şöyle bir bakayım demiştim. Baktığım gibi gözlerim fal taşı gibi açıldı! Paris de Roma gibi otel fiyatları konuşunda gerçekten epey üst noktalarda. Balayına yakışır bir otelde konaklamak için epey bir avroyu gözden çıkarmanız lazım. Prag , Paris’e göre çok daha ekonomik bir seçenekti. İkinci olarak da neredeyse 1 yıldır maddi manevi bakımdan epey yorucu geçen evlilik ve düğün hazırlığı sürecinden sonra Paris gibi kozmopolit ve kalabalık bir şehir yerine daha sakin ve huzurlu bir yere gidelim dedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Okumaya devam et

Seyahatlerde Nasıl Formda Kalınır?

Bu blog, biliyorsunuz, bir diyet-sağlıklı beslenme blogu değil elbette. Amma velakin bu konulara neredeyse 20 yıldır kafa yormuş, deneme yanılma yoluyla pek çok öğrenmiş, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konusu ilgi alanına epeyce giren biri olarak bu başlığı atma hakkını kendimde gördüm efendim naçizane.
18 yaşıma kadar hep fazla kilolu bir kızdım. Fazla kilolu olmak ön ergenlik ve ergenlik yaşlarında bir kız için epey büyük bir sorun. Bir kere güzel olmadığınızı kesin olarak biliyorsunuz, çünkü böyle inanıyorsunuz. Gerçek bu olmasa bile. 18 yaşıma kadar ”güzel” olmayan bir kız olarak, her ne kadar içten içe duruma üzülüp çeşitli diyet denemelerine girmiş olsam da, durumu çok da kompleks yapmadığımı söyleyebilirim. Gönül işlerine, çıkma tekliflerine, ergen oğlan dertlerine ayıracağım zamanı ve enerjimi kitap okumak, küçük hikayeler yazmak, şiir yazmak, resim yapmak gibi kendi odamda çeşitli entelektüel faaliyetlere harcadım. Çok da iyi yapmışım!  Okumaya devam et

Düsseldorf : Medeniyet, Disiplin ve Zerafet

Almanya denilince bendeki ilk çağrışım: aşırı disiplinli, soğuk mizaçlı insanlar, Nazi Almanyası, bal dök yala sokaklar, kaba dil Almanca gibi şeyler-Dİ. Genelde ön yargılı bir insan değilimdir ama Almanya ve Almanlara karşı bir ön yargım vardı. Ta ki 2013 yılında bir fuar vesilesi ile Düsseldorf topraklarına ayak basana kadar. Orada geçirdiğim beş günün sonunda ufkum açılmış, medeniyet dediğin şeyin ne olduğunu bizzat yerinde görmüş olarak ülkeme geri döndüm. Almanlar ve Almanya hakkındaki tüm ön yargılarım yıkılmıştı. Asla Almanya’da yaşayamam diyen biriyken, orada kaldığım süre boyunca sabahları yürüyüş yapmak için çıktığım küçük parkta etrafa şöyle bir bakıp ” eğer bir gün çocuğum olacaksa ( o zamanlar daha bizim küçük hatun ortalarda yoktu tabii) böyle bir yerde doğmalı ve büyümeli” diye içimden geçirmiştim. Öyle olmadı tabii, tam da o tarihlerden bir yıl sonra Ankara’da aramıza katıldı bizim küçük hanım.

Okumaya devam et

Kuğulu Park; Çocukluğum…

Ankara doğumluyum ve 34 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü demiş şair ama bir şehir eğer doğduğunuz, çocukluğunuzu yaşadığınız, ilk gençliğinizi geçirdiğiniz, üniversite okuduğunuz, çalıştığınız, evlendiğiniz ve anne olduğunuz bir şehirse o şehir Ankara bile olsa artık memleketiniz oluyor.
Ben, bu blogdan da bildiğiniz üzere epeyce gezen biriyim malum. Dünyanın neresine gidersem gideyim, daha Esenboğa’ya iner inmez evime gelmiş gibi hissederim. İstanbul’u da çok severim, uzun süre gitmezsem özlerim falan ama en çok da Ankara’ya evime dönmesini severim sevgili Yahya Kemal!!
Ankara İstanbul kadar tarihi ve turistik mekanı olan bir şehir değil biliyorsunuz. Cumhuriyetle yaşıt genç bir şehir çünkü Ankara. İçinde yaşadığım 34 yıl boyunca pek çok şey değişti bu şehirde. İnsanları değişti, trafiği değişti, caddeleri sokakları değişti. Ama çocukluğumdan bu güne o günlerdeki gibi kalan bir Kuğulu Park değişmedi benim bildiğim.

Okumaya devam et

Küllerinden Doğan Şehir : VARŞOVA

 

Varşova’nın yeri bende çok ayrı. Çünkü Varşova seyahatimiz bebeğimizle birlikte çıktığımız ilk seyahatimizdi. Minik bebişimiz henüz 8 haftalık bir nohut tanesiydi o zamanlar. Kendisi anne rahminin huzurlu ve mutlu ortamında olduğundan bebekli gezilerimizin de haliyle en konforlusuydu. Tabii bu konforda benim hamileliğimin – özellikle de ilk ayları için söylüyorum- nispeten kolay ve rahat bir hamilelik olmasının payı büyük. Aksi halde minik bebiş daha  karnımda 6 haftalıkken Gürcistan- Batum’a , 8 haftalıkken Polonya-Varşova’ya, 12 haftalıkken Malezya ve Güney Kore’ye, 4 aylık hamileyken de yaz ortasında Trabzon’a kültür gezisi yapmaya gidemezdim değil mi?
Yukarıda yazdığım tüm seyahatler bu blogda anlatılacak bir gün merak buyurmayınız ama bugün Varşova günü.
Polonya, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığı ve yok ediciliğinden nasibini fazlasıyla almış, kışları oldukça soğuk geçen bir Avrupa ülkesi. Almanya’nın hemen bitişik komşusu olduğundan Alman kültürünün ve yaşam tarzının izlerini fazlasıyla görmek mümkün. Hitler’in emriyle tamamen yerle bir edilmiş bir şehir olan Varşova, tarihi binaları ve dokusuyla savaştan önceki halinin birebir inşa edildiği bir şehir, Polonya ise insanların Cumhuriyeti ve bağımsızlığı narin bir bebek gibi avuçlarında koruduğu bir ülke. Hemen her Polonyalının hatıralarında 2. Dünya savaşına dair hazin bir hikaye mevcut. Zaten çok yeni nesil hariç hemen herkesin gözlerindeki hüznü görmemek imkansız . Ancak  her nasıl savaş yıllarının ve anılarının hüznü oturmuşsa yüzlerine, bugünün Avrupa Birliği gibi biraz sosyetik biraz aristokratik, kısaca elit diyebileceğimiz bir birliğe üye olabilmiş olmanın gururu da var yüzlerinde. Oldukça dindar bir ülke Polonya. Yüzde doksanlara varan oranlarda Katolik mezhebine mensup Hristiyanlar yaşıyor.  Klise’ye gitmek konusunda oldukça hassas olduklarını Polonya’lı bir ahbabımızla çıktığımız günübirlik bir seyahatte kliseye gitmeden önce Pazar sabahı kahvaltıyı sabah 7’de yapmak istemesinden anladık.

Okumaya devam et

Bebek ve Çocuklarla Araba Yolculuğu Nasıl Yapılır?

Kızımın doğumundan bu güne kadar sayısız kez uzun veya kısa araba yolculuğu yapmış, (üstelik buna uzun yol otobüs yolculuğu da dahil) an itibari ile 3,5 yaşında bir bebesi olan bir ana olarak ahkam kesebileceğim bir konu ile daha karşınızdayım sevgili izleyenler.
Yine bir yurt içi araba yolculuğunun ardından yazıyorum bu satırları. Bugün sıcağı sıcağına yazmak istedim çünkü bizim kızın doğumundan bu güne kadar geçen sürede geldiğimiz nokta gerçekten göz yaşartıcı. Bugün yaklaşık 6 saat süren seyahatimiz boyunca bu konuyu düşündüm hep. Sanıyorum 3 yaş eşiği gerçekten de önemli bir eşik. Her şey eskisine nazaran çok çok daha kolay olmaya başlıyor!! Müjde yeni anneler!! Tünelin ucunda ışık var, bizzat ben gördüm ışığı. Azıcık sabır sadece.

Okumaya devam et

Kadınlar Şehri Kiev

Bugün yine nostalji yapıp geçmiş gezilerimizden birini daha anlatacağım.
Bundan yaklaşık beş yıl önce Mart ayı sonunu Nisan ayına bağlayan bir tarihte gitmiştik Kiev’e. Evet Mart sonu Nisan başıydı ama her yer hala karlı idi ve dışarı çıkıldığında öyle bir soğuk vardı ki insanın göz bebeğini donduruyordu. Göz bebeği donduran soğuk!! Bu tanımı daha önce duydunuz mu? Ben de duymamıştım. Bizzat hayatın yaşayışı içinde tecrübe ile şahsımın türettiği bir deyim olarak lugatlara geçmiştir efendim. Göz bebeği donduran soğuk nasıl olur kısa bir tasvir yapayım isterseniz. Dışarıdasınız, hava soğuk, yerlerde kar ve buz var, mantonuz, atkı-bere-eldiven her şey tamam. Turistik bir gezi olduğundan haliyle yürümeniz gereken mesafeler oluyor. Dışarıda yürüyerek geçirdiğiniz yaklaşık yarım saat sonrasında bünyenizde ” derhal kapalı bir mekana girmeliyim, yoksa donacağım” türünden bir his hasıl oluyor, kendiliğinden, tamamen istemsiz. Sanırım donmadan önceki aşamaların ilki bu aşama. Bu histen sonra hemen gözleriniz kapalı bir mekan arıyor ve bir markete giriyorsunuz. ” Şükür biraz ısındık dışarıdaki soğuk da neydi öyle! ” diye eşinizle konuşurken birden marketin dondurulmuş gıdalar bölümünün hemen önünde bulunduğunuzu fark ediyorsunuz. İşte böyle bir şey göz bebeği donduran soğuk. Bilmem açıklayıcı oldu mu?

Okumaya devam et

Seyahatlerde Bebekleri ve Çocukları Nasıl Besleyeceğiz?

Geçen yıl bu zamanlar Antalya’da bir işim vardı, günübirlik gitmiştim. Dönüş için hava limanında beklerken yeme-içme mekanlarında bir sahne gözüme çarptı. Şöyle: kare bir masa, bildiğiniz fast foodcularda olanlardan, etrafında Türk olmadıkları ayan beyan belli bir aile. Tam saymadım bir kaç tane çocuk var, ama ikiden fazla kesinlikle. Çocuklardan biri bir buçuk- iki yaşlarında, mama sandalyesinde oturmuş, önüne koyulmuş olan patates kızartmalarından afiyetle yiyor, hatta ketçaba falan batırıyor. Yani öyle büyük insan gibi yemeği ile tek başına takılıyor. Bizim kız o zamanlar iki buçuk yaşına gelmek üzereydi. Bu sahneyi ilk gördüğüm an ” Bizimki asla böyle sakin sakin takılıp da bizim rahatça yemek yememize müsaade etmez” diye aklımdan geçirmiştim. Neydi bizim bebeleri bu yabancı veletlerden ayıran husus?
Aslına bakarsanız, en temel husus annenin tutumu bence. Biz Türk anaları evlatlarımızın üzerine çok düşüyoruz. Ben de dahilim bu gruba. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar çağdaş, yeni nesil anne olursak olalım bir kere genlerimize kodlanmış Türk analığı. Ben terleyen çocuğunun sırtına bez koymaya çalışan bir İtalyan, Alman vs. anne görmedim de duymadım da hiç. Yemek yedirmek için çocuğunun peşinden koşan bir Fransız anne misal…Görmeniz çok zor. Oysa ki bizler çocuğun burnunu kapatıp ağzına kaşık tıkıştırmak konusunda adeta doğuştan kabiliyetliyizdir. ”Ben yapmadım”  diyen beri gelsin.

Okumaya devam et

Doğa Harikası Kapadokya

Çocuğu olup da çizgi film kanallarına aşina olmayanınız yoktur. Çocuk doğup da şöyle bir yaşına falan geldiğinde ” Ay ben çocuğuma iki yaşına kadar hiç televizyon izlettirmeyeceğim, iki yaşından sonra da günde bir saat!! ” deyip de lafını yutanların listesini yapsak buradan köye yol olur sevgili duyarlı ebeveynler.  Neyse işte, biz de tabii ki çizgi film seyrediyoruz ve hatta TRT Çocuk baş tacımız. Saati sınırlı tutmaya özen gösteriyoruz. Eğlendiği ve öğrendiği bazı çizgi filmleri ben de beğenerek izliyorum.
TRT Çocuk’da epey bir süredir bu yılın 23 Nisan TRT Çocuk Şenlinin Nevşehir- Kapadokya’da yapılacağının reklamı dönüp duruyordu. İlgilenenler için internet siteleri  şenlik programı hakkında kapsamlı bilgi veriyor. Katılımcı ülke sayısı dikkatimi çekti ama: sadece 26! Biraz üzülmedim desem yalan olur. Bizim çocukluğumuzda onlarca ülke olurdu sanki, ben mi yanlış hatırlıyorum?

Okumaya devam et

Ankara’da Okyanus: Aqua Vega Akvaryum

Çocuklar ve bebekler erken uyanır. Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi sevgili anne babalar? Tecrübe ile sabittir eminim. En iyi ihtimalle sabah sekiz civarı ayaklanır bu küçük cüceler. ”Bebekler ve çocuklar neden erken uyanır ? ”bu soruya uyku üzerine yazmak istediğim başka bir yazımda cevap vereceğimden konuyu hemen toparlıyorum: Ben de bir zamanlar çocuktum ve ben de sabahları erken uyanırdım. Hafta sonları bile. Biraz büyüyüp de ben uyanınca evde uyuyan herkesi de uyandırmadan kendi kendimi oyalayabileceğimi idrak ettiğim yıllarda sabahları televizyonda su altı belgeselleri izlerdim. Şaka yapmıyorum. Vallahi de belgesel izlerdim. TRT 2’de yayımlanırdı. Belgesel bitince bana üstün güçleri olan biri gibi gelen meşhur Ressam Amca’nın programı Resim Sevinci ( Orjinal adı : ‘The Joy of Painting’ miş. Ressamın adı da Bob Ross) başlardı. Deniz, okyanus, balıklar falan ilgimi hep çekmiştir. Dört yaşlarımda deniz ile ilk tanışmamda sevinç ve coşku ile verdiğim ”Çok suuu, Çok suuu!!!” tepkisi halen daha ailede anlatılır. Balığım hatta akvaryumum olsun istedim ama annem karşı çıktı tabii ki. Şimdi anne olunca hak da vermiyor değilim hani, akvaryumun tüm işleri O’na kalacaktı son tahlilde.

Okumaya devam et

Bebe Belik Brüksel’deydik!

Geçen yazımda benim ilk yurt dışı seyahatimi anlatmıştım. O zaman ilklerden devam edelim; bu kez de bizim küçük hatunun ilk yurt dışı seyahatini anlatalım. Efendim; yazının başlığından da anlayacağınız üzere bebe belik Brüksel’deydik. Ama ne zaman? Hmmm yaklaşık olarak iki buçuk yıl önce. Bugünden iki buçuk yıl geriye sardığımızda bizim kızın 10 aylık olduğu bir zamanda gitmişiz demek ki. İlk sınır ötesi seyahatini 28 yaşında yapmış olan annesi ile kıyasladığımızda oldukça iyi bir durumda değil mi? Ne demişler? Babamdan ileri oğlumdan geri…
Brüksel’i TRT’nin Brüksel’den bildiren muhabirlerinden biliyordum zaten yıllardan beri. Cümle içinde Avrupa, Komisyon, Konsey, Bakan gibi mühim kelimeler de geçtiğine göre bayağı önemli bir yer olmalı diye düşünürdüm çocuk aklımla. Büyüyüp de iş güç sahibi olunca bu güzide şehrin anlam ve önemini layıkıyla idrak ettik tabii. Bilmeyene, duymayana özetleyeyim biraz.

Okumaya devam et