Çocukla Seyahatte Olmazsa Olmaz İlk 10 !

 

Bir blogger olarak sıkı bir blog okuyucusuyum da aynı zamanda.
Geçenlerde konusu çocuklarla seyahat olan bir bloga rastladım. Biraz karıştırınca hem seyahat ettikleri yerlerin sayısından hem de çocuğun yaşından çocukla seyahatte daha yolun başında olduklarını anladım. Dedim, benim bunca yıllık tecrübem var. Biraz ahkam kesmek benim de hakkım artık. Üstelik öyle uslu, annesinin babasının elini bırakmadan tıpış tıpış yürüyen, yatırdığın yerde uyuyan bir bebek/çocuk da değil hani bizimkisi. Bu açıdan bakınca ahkam kesmeyi de kendime hak görüyorum açıkçası.

Okumaya devam et

Ankara’da Çocukla Nerelere Gidilir?

Ankara’da yaşıyorum biliyorsunuz. Burada doğdum, okudum, çalıştım, çalışıyorum, evlendim, anne oldum.
Uzun yıllar İstanbul’dan sonra gelen ikinci sıradaki şehirde yaşamanın ezikliğini içimde hep hissettim. Türkiye’nin kalbi İstanbul’da atıyordu ama ben Ankara’da yaşıyordum!! Her fırsatta İstanbul’da yaşayan anneannemgillere, teyzemgillere, dayımgillere giderdim. Ama zaman geçtikçe kendimi artık Ankara’lı gibi hissetmeye, Ankara’yı ve Ankara’lı olmayı sevmeye başladım.

Okumaya devam et

Londra’da 12 saat: Tate Modern ve Londra’ya Veda

 

Londra’da gün batımı
Dün, Londra’da 12 saatLondra’da 12 saat yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.
12 saatlik Londra gezisini bir yazıya bile sığdıramadığıma göre Londra’nın nasıl ”dolu bir şehir olduğunu varın siz düşünün gari.
Buckingham Sarayı’nı demir çitlerin arkasından da olsa görüp, sarayı arkamıza alıp aile fotoğrafını çektirdikten sonra, Essex’ten gelecek arkadaşımızı karşılamak için sabahtan beri buraya kadar yürümüş olduğumuz yolu gerisin geriye yürümeye başladık.

Okumaya devam et

Londra’da 12 Saat

Geçen haftalarda Hürriyet gazetesinin Seyahat ekinde Ayhan Sicimoğlu‘nun Londra’yı yazdığını gördüm. Konuya geçmeden bir parantez açayım:  Ayhan Sicimoğlu olmak istiyorum bu dünyada!! O nasıl bir hayat şekli, nasıl bir insan, nedir? !!! Geziyor, tozuyor, yiyor, içiyor, yazıyor ve üstüne para alıyor!! Yukarıda linkini verdiğim yazıda şuna benzer bir cümle kurmuş kendisi ”… arkadaşımın babası teknesini pek kullanmazdı…”   Sizin teknesini pek kullanmayan babası olan bir arkadaşınız oldu mu? Neden bir Ayhan Sicimoğlu değilim, neden olamam, olamayız, cevap bu sorunun cevabında gizli dostlarım, tam da Londra seyahatini yazmadan önce okudum yazısını, sağ olsun ufkumu açtı diyor ve parantezi kapatıyorum.
Başlıktan da anlayacağınız üzere Londra’da 12 saat geçirdik. Bir önceki yazıda bahsetmiştim zaten, Cambridge’de kalıyorduk, seyahatimiz burası eksenliydi ama bu kadar yakınına gelmişken Londra’yı görmeden dönmek olmayacaktı. Londra elbette ki 12 saate sığdırılabilecek bir şehir değil. Bunu iddia etmek ayıp olur her şeyden önce. Ama en azından bir havasını soluyalım, belki başka bir zaman hakkını vererek gezmek de nasip olur dedik.

Okumaya devam et

Büyük Britanya, 1. Bölüm : Cambridge

Ailecek bir hafta İngiltere’deydik.
Cambridge’in Boxworth kasabası ikametli, günü birlik Londra gezili Great Britania maceramıza buyurunuz!
İngiltere’nin zihnimdeki en eski izi elbette ki sevgili Prenses Diana’nın ölümüne ait. Bir önceki neslin (annemlerin yani) şaşaalı düğününü izlediği, gelinliğinin kuyruğunu günlerce konuştuğu kadının düğünü ile neredeyse aynı ölçüde ses getiren cenaze törenini izledi bizim nesil de. Aklımda Diana’nın iki oğlu Prens William ve Prens Henry’nin  annelerinin cenazesindeki vakur duruşları kalmış…

Okumaya devam et

*Gornji Grad + *Donji Grad = Zagreb

Hırvatistan Zagreb-St. Mark Klisesi
Merhabalar!
Yine uzun bir ara oldu, farkındayım ama yapılması gereken işler, düşünülmesi gereken düşünceler falanlar filanlar derken oturup da ağız tadıyla bir yazı yazamadım.
Son yazımda yaptığımız Zagreb gezimizden bahsetmiştim hatırlarsanız. Bugün Zagreb günü!
‘Zagreb nereden esti?’ Sorusuna yanıt vermekle başlayalım. Efendim, bizim seyahatlerimiz genellikle birimizin iş veya eğitim seyahatlerine diğerlerimizin entegre olması suretiyle gerçekleşmekte. Diğer bir seyahat rotası belirleme yöntemimiz ise hava yollarının kampanyalı biletlerinin sunmuş olduğu seçenekler arasından seçim yapmak. Son Zagreb seyahatimiz de bu yöntem ile taa Temmuz ayında kararlaştırılmış ve biletleri alınmıştı.

Okumaya devam et

Ordan, Burdan…

Uzun süre yazmayınca içime sıkıntı çöküyor resmen. Yazmak beni kesinlikle mutlu eden, adeta kaslarımı gevşeten bir şey. Beyin kaslarımı ve ruh kaslarımı.
Takip ettiğim bloglardan birinde (bu blog) bir bilgi vardı. Yaratıcı tarafı olan beyinler eğer bu yaratıcılıklarını ortaya çıkaramazlarsa baş ağrısı ve migren bu kişilerde daha sık görülürmüş. Konunun bilimsel dayanağı hakkında bir fikrim yok ama bana çok mantıklı geldi. Yani, içeride bir çeşit enerji var, dışarı çıkamıyor ve sonuçta ağrı yapıyor. Basit bir neden sonuç ilişkisi aslında değil mi? Bu nedenle bu blog bana çok iyi geliyor. Çok uzun yıllardır yapmak istediğim bir şeymiş meğerse. Yazmaya başladım, mutluyum, rahatladım.

Okumaya devam et

Beypazarı- Lagania

Lagania, Beypazarının bilinen ilk adı ve ”kaya doruğu ülkesi” anlamına geliyor.
Anadolu’nun ortasındaki bu küçük tarihi vahayı nasıl da bugüne kadar göz ardı etmişim kendime şaşırdım doğrusu. Ankara’da doğdum, büyüdüm, burada yaşıyorum, Beypazarlı onca arkadaşım oldu, Beypazarı kurusu yedik afiyetle, meşhur yaprak sarmalarının lezzeti herkesin dilindeydi, Beypazarı tarhanasını aradık hep tarhana alırken, Beypazarı maden suyunu zaten bilmeyen yok, üstelik her gün de içtik neredeyse ama yanı başımızdaki bu güzelliği gidip görmeyi es geçmişiz.

Okumaya devam et

İzmir, Sakız Adası, Alaçatı

Nerede kalmıştık? İzmir’i anlatmaya devam.
Bir önceki yazıda kızımla ilk gittiğimiz müze olan İzmir Kadınlar Müzesinden bahsetmiştim. Bir sonraki müzemiz Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesiydi.
Ümran Baradan da kimdir diye soruyorsunuz biliyorum. Müzeye gidene kadar ben de bilmiyordum ne yalan söyleyeyim. Oysa biraz araştırınca ne kadar da kıymetli bir kadın olduğunu öğrendim. Kendisi sanatçı bir aileden gelen resim ve seramik sanatçısı. İzmir’deki evini müze haline getirmiş, bizlere hediye etmiş. Kendisi ile ilgili magazinsel bir bilgi de vereyim. Uğur Dündar’ın kayın validesidir ayrıca. Ne yazık ki 2011 yılında da aramızdan ayrılmıştır.
Gelelim müzeye. Müzeye Kordon’dan kolayca yürüyerek ulaşabilirsiniz. Ancak çıkmanız gereken son bir yokuş var ki benim 3,5 yaş bücürü ile o sıcakta epey çileli bir yokuş yürüyüşü oldu doğrusu. Yine de imkansız değil. Biz yaptık oldu. Müze’nin girişinde bile hoş figürler var çocukları cezbeden bu nedenle kapısından sevinçle girdi bizim kız.

Okumaya devam et

İzmir, Kordon, Kadın Müzesi

Aslında bu gezimizdeki – ve umarım bundan sonrakilerdeki- amacım seyahatler esnasında neler yapıyoruz, nerelerdeyiz günlük olarak yazmaktı. Ama maalesef bir önceki yazıda bahsettiğim gibi benim dalgınlığım nedeniyle hayal oldu. Bir dahaki seyahate kaldı. Ne diyelim; sağlık olsun.
Gelelim gezimize. Aslında daha önce bir İzmir yazısı yazmıştım. Ancak daha çok yazacak gibi görünüyorum. Çünkü İzmir’e gelip gittikçe daha çok seviyorum, daha sık gelmek istiyorum. Geçmişte, İstanbul gibi bir şehir dururken ve hali hazırda Ankara’da, başkentte yaşarken neden İzmir’de yaşayayım ki der, biraz ön yargılı bakardım ama son bir kaç yılda hemen hemen her konuya olduğu gibi bu konuya da bakış açım değişti. Belki gelecekte burada yaşamayı  düşünebilirim. Bakalım gelecek neler gösterecek. Okumaya devam et

İzmir-Sakız Adası Yolcuları Döndü!!

Sakız Adasından…
Uzun bir aradan sonra merhaba!!
Kaç gündür yazamadım. Birinci sebebi gezentiailesi olarak yine gezmelerdeydik. Gezmelerde olmamız yazmama engel değildi aslında. Sorun şu ki minimum eşya, minimum valiz felsefem gereği kendi bilgisayarımı götürmedim giderken. Sevgili eşimin bilgisayarını kullanırım bir kaç gün dedim. Ama admin hesabımı unuttuğumdan başka bir bilgisayardan maalesef siteme erişemedim. Bu yazıyı yazdığıma göre dönmüş olduğumu anladınız.
Dönüşüm muhteşem oldu sevgili izleyenler. Sizlere müthiş yazılar gelecek bu gezimizden.

Okumaya devam et

Masal Kitabından Bir Sayfa: PRAG

Evlilik yıl dönümümüzün arifesinde balayı şehrimiz Prag’ı yazayım istedim. Tam da beş koca yıl olmuş!! Vallahi dün gibi. Demek ki 30-40 yıllık evliliklerde de böyle oluyor; yıllar geçip gidiyor, sana da ”daha dün gibi”  demek düşüyor.
En baştan başlayayım anlatmaya. Aslında balayı için Paris’e gitmek üzere fikir birliğimiz vardı . Amma ve lakin düğün hazırlıkları ve bu hazırlıkların katmerli masrafları Paris fikrinden koşarak uzaklaşmamıza neden oldu. O zamanlar henüz kapanmamış olan booking.com üzerinden Paris otel fiyatlarına şöyle bir bakayım demiştim. Baktığım gibi gözlerim fal taşı gibi açıldı! Paris de Roma gibi otel fiyatları konuşunda gerçekten epey üst noktalarda. Balayına yakışır bir otelde konaklamak için epey bir avroyu gözden çıkarmanız lazım. Prag , Paris’e göre çok daha ekonomik bir seçenekti. İkinci olarak da neredeyse 1 yıldır maddi manevi bakımdan epey yorucu geçen evlilik ve düğün hazırlığı sürecinden sonra Paris gibi kozmopolit ve kalabalık bir şehir yerine daha sakin ve huzurlu bir yere gidelim dedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Okumaya devam et

Seyahatlerde Nasıl Formda Kalınır?

Bu blog, biliyorsunuz, bir diyet-sağlıklı beslenme blogu değil elbette. Amma velakin bu konulara neredeyse 20 yıldır kafa yormuş, deneme yanılma yoluyla pek çok öğrenmiş, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konusu ilgi alanına epeyce giren biri olarak bu başlığı atma hakkını kendimde gördüm efendim naçizane.
18 yaşıma kadar hep fazla kilolu bir kızdım. Fazla kilolu olmak ön ergenlik ve ergenlik yaşlarında bir kız için epey büyük bir sorun. Bir kere güzel olmadığınızı kesin olarak biliyorsunuz, çünkü böyle inanıyorsunuz. Gerçek bu olmasa bile. 18 yaşıma kadar ”güzel” olmayan bir kız olarak, her ne kadar içten içe duruma üzülüp çeşitli diyet denemelerine girmiş olsam da, durumu çok da kompleks yapmadığımı söyleyebilirim. Gönül işlerine, çıkma tekliflerine, ergen oğlan dertlerine ayıracağım zamanı ve enerjimi kitap okumak, küçük hikayeler yazmak, şiir yazmak, resim yapmak gibi kendi odamda çeşitli entelektüel faaliyetlere harcadım. Çok da iyi yapmışım!  Okumaya devam et

Düsseldorf : Medeniyet, Disiplin ve Zerafet

Almanya denilince bendeki ilk çağrışım: aşırı disiplinli, soğuk mizaçlı insanlar, Nazi Almanyası, bal dök yala sokaklar, kaba dil Almanca gibi şeyler-Dİ. Genelde ön yargılı bir insan değilimdir ama Almanya ve Almanlara karşı bir ön yargım vardı. Ta ki 2013 yılında bir fuar vesilesi ile Düsseldorf topraklarına ayak basana kadar. Orada geçirdiğim beş günün sonunda ufkum açılmış, medeniyet dediğin şeyin ne olduğunu bizzat yerinde görmüş olarak ülkeme geri döndüm. Almanlar ve Almanya hakkındaki tüm ön yargılarım yıkılmıştı. Asla Almanya’da yaşayamam diyen biriyken, orada kaldığım süre boyunca sabahları yürüyüş yapmak için çıktığım küçük parkta etrafa şöyle bir bakıp ” eğer bir gün çocuğum olacaksa ( o zamanlar daha bizim küçük hatun ortalarda yoktu tabii) böyle bir yerde doğmalı ve büyümeli” diye içimden geçirmiştim. Öyle olmadı tabii, tam da o tarihlerden bir yıl sonra Ankara’da aramıza katıldı bizim küçük hanım.

Okumaya devam et

Kuğulu Park; Çocukluğum…

Ankara doğumluyum ve 34 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü demiş şair ama bir şehir eğer doğduğunuz, çocukluğunuzu yaşadığınız, ilk gençliğinizi geçirdiğiniz, üniversite okuduğunuz, çalıştığınız, evlendiğiniz ve anne olduğunuz bir şehirse o şehir Ankara bile olsa artık memleketiniz oluyor.
Ben, bu blogdan da bildiğiniz üzere epeyce gezen biriyim malum. Dünyanın neresine gidersem gideyim, daha Esenboğa’ya iner inmez evime gelmiş gibi hissederim. İstanbul’u da çok severim, uzun süre gitmezsem özlerim falan ama en çok da Ankara’ya evime dönmesini severim sevgili Yahya Kemal!!
Ankara İstanbul kadar tarihi ve turistik mekanı olan bir şehir değil biliyorsunuz. Cumhuriyetle yaşıt genç bir şehir çünkü Ankara. İçinde yaşadığım 34 yıl boyunca pek çok şey değişti bu şehirde. İnsanları değişti, trafiği değişti, caddeleri sokakları değişti. Ama çocukluğumdan bu güne o günlerdeki gibi kalan bir Kuğulu Park değişmedi benim bildiğim.

Okumaya devam et

Küllerinden Doğan Şehir : VARŞOVA

 

Varşova’nın yeri bende çok ayrı. Çünkü Varşova seyahatimiz bebeğimizle birlikte çıktığımız ilk seyahatimizdi. Minik bebişimiz henüz 8 haftalık bir nohut tanesiydi o zamanlar. Kendisi anne rahminin huzurlu ve mutlu ortamında olduğundan bebekli gezilerimizin de haliyle en konforlusuydu. Tabii bu konforda benim hamileliğimin – özellikle de ilk ayları için söylüyorum- nispeten kolay ve rahat bir hamilelik olmasının payı büyük. Aksi halde minik bebiş daha  karnımda 6 haftalıkken Gürcistan- Batum’a , 8 haftalıkken Polonya-Varşova’ya, 12 haftalıkken Malezya ve Güney Kore’ye, 4 aylık hamileyken de yaz ortasında Trabzon’a kültür gezisi yapmaya gidemezdim değil mi?
Yukarıda yazdığım tüm seyahatler bu blogda anlatılacak bir gün merak buyurmayınız ama bugün Varşova günü.
Polonya, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığı ve yok ediciliğinden nasibini fazlasıyla almış, kışları oldukça soğuk geçen bir Avrupa ülkesi. Almanya’nın hemen bitişik komşusu olduğundan Alman kültürünün ve yaşam tarzının izlerini fazlasıyla görmek mümkün. Hitler’in emriyle tamamen yerle bir edilmiş bir şehir olan Varşova, tarihi binaları ve dokusuyla savaştan önceki halinin birebir inşa edildiği bir şehir, Polonya ise insanların Cumhuriyeti ve bağımsızlığı narin bir bebek gibi avuçlarında koruduğu bir ülke. Hemen her Polonyalının hatıralarında 2. Dünya savaşına dair hazin bir hikaye mevcut. Zaten çok yeni nesil hariç hemen herkesin gözlerindeki hüznü görmemek imkansız . Ancak  her nasıl savaş yıllarının ve anılarının hüznü oturmuşsa yüzlerine, bugünün Avrupa Birliği gibi biraz sosyetik biraz aristokratik, kısaca elit diyebileceğimiz bir birliğe üye olabilmiş olmanın gururu da var yüzlerinde. Oldukça dindar bir ülke Polonya. Yüzde doksanlara varan oranlarda Katolik mezhebine mensup Hristiyanlar yaşıyor.  Klise’ye gitmek konusunda oldukça hassas olduklarını Polonya’lı bir ahbabımızla çıktığımız günübirlik bir seyahatte kliseye gitmeden önce Pazar sabahı kahvaltıyı sabah 7’de yapmak istemesinden anladık.

Okumaya devam et