Çocukla Seyahatte Olmazsa Olmaz İlk 10 !

 

Bir blogger olarak sıkı bir blog okuyucusuyum da aynı zamanda.
Geçenlerde konusu çocuklarla seyahat olan bir bloga rastladım. Biraz karıştırınca hem seyahat ettikleri yerlerin sayısından hem de çocuğun yaşından çocukla seyahatte daha yolun başında olduklarını anladım. Dedim, benim bunca yıllık tecrübem var. Biraz ahkam kesmek benim de hakkım artık. Üstelik öyle uslu, annesinin babasının elini bırakmadan tıpış tıpış yürüyen, yatırdığın yerde uyuyan bir bebek/çocuk da değil hani bizimkisi. Bu açıdan bakınca ahkam kesmeyi de kendime hak görüyorum açıkçası.

Okumaya devam et

Londra’da 12 saat: Tate Modern ve Londra’ya Veda

 

Londra’da gün batımı
Dün, Londra’da 12 saatLondra’da 12 saat yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.
12 saatlik Londra gezisini bir yazıya bile sığdıramadığıma göre Londra’nın nasıl ”dolu bir şehir olduğunu varın siz düşünün gari.
Buckingham Sarayı’nı demir çitlerin arkasından da olsa görüp, sarayı arkamıza alıp aile fotoğrafını çektirdikten sonra, Essex’ten gelecek arkadaşımızı karşılamak için sabahtan beri buraya kadar yürümüş olduğumuz yolu gerisin geriye yürümeye başladık.

Okumaya devam et

Londra’da 12 Saat

Geçen haftalarda Hürriyet gazetesinin Seyahat ekinde Ayhan Sicimoğlu‘nun Londra’yı yazdığını gördüm. Konuya geçmeden bir parantez açayım:  Ayhan Sicimoğlu olmak istiyorum bu dünyada!! O nasıl bir hayat şekli, nasıl bir insan, nedir? !!! Geziyor, tozuyor, yiyor, içiyor, yazıyor ve üstüne para alıyor!! Yukarıda linkini verdiğim yazıda şuna benzer bir cümle kurmuş kendisi ”… arkadaşımın babası teknesini pek kullanmazdı…”   Sizin teknesini pek kullanmayan babası olan bir arkadaşınız oldu mu? Neden bir Ayhan Sicimoğlu değilim, neden olamam, olamayız, cevap bu sorunun cevabında gizli dostlarım, tam da Londra seyahatini yazmadan önce okudum yazısını, sağ olsun ufkumu açtı diyor ve parantezi kapatıyorum.
Başlıktan da anlayacağınız üzere Londra’da 12 saat geçirdik. Bir önceki yazıda bahsetmiştim zaten, Cambridge’de kalıyorduk, seyahatimiz burası eksenliydi ama bu kadar yakınına gelmişken Londra’yı görmeden dönmek olmayacaktı. Londra elbette ki 12 saate sığdırılabilecek bir şehir değil. Bunu iddia etmek ayıp olur her şeyden önce. Ama en azından bir havasını soluyalım, belki başka bir zaman hakkını vererek gezmek de nasip olur dedik.

Okumaya devam et

Büyük Britanya, 1. Bölüm : Cambridge

Ailecek bir hafta İngiltere’deydik.
Cambridge’in Boxworth kasabası ikametli, günü birlik Londra gezili Great Britania maceramıza buyurunuz!
İngiltere’nin zihnimdeki en eski izi elbette ki sevgili Prenses Diana’nın ölümüne ait. Bir önceki neslin (annemlerin yani) şaşaalı düğününü izlediği, gelinliğinin kuyruğunu günlerce konuştuğu kadının düğünü ile neredeyse aynı ölçüde ses getiren cenaze törenini izledi bizim nesil de. Aklımda Diana’nın iki oğlu Prens William ve Prens Henry’nin  annelerinin cenazesindeki vakur duruşları kalmış…

Okumaya devam et

Seyahatlerde Bebekleri ve Çocukları Nasıl Besleyeceğiz?

Geçen yıl bu zamanlar Antalya’da bir işim vardı, günübirlik gitmiştim. Dönüş için hava limanında beklerken yeme-içme mekanlarında bir sahne gözüme çarptı. Şöyle: kare bir masa, bildiğiniz fast foodcularda olanlardan, etrafında Türk olmadıkları ayan beyan belli bir aile. Tam saymadım bir kaç tane çocuk var, ama ikiden fazla kesinlikle. Çocuklardan biri bir buçuk- iki yaşlarında, mama sandalyesinde oturmuş, önüne koyulmuş olan patates kızartmalarından afiyetle yiyor, hatta ketçaba falan batırıyor. Yani öyle büyük insan gibi yemeği ile tek başına takılıyor. Bizim kız o zamanlar iki buçuk yaşına gelmek üzereydi. Bu sahneyi ilk gördüğüm an ” Bizimki asla böyle sakin sakin takılıp da bizim rahatça yemek yememize müsaade etmez” diye aklımdan geçirmiştim. Neydi bizim bebeleri bu yabancı veletlerden ayıran husus?
Aslına bakarsanız, en temel husus annenin tutumu bence. Biz Türk anaları evlatlarımızın üzerine çok düşüyoruz. Ben de dahilim bu gruba. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar çağdaş, yeni nesil anne olursak olalım bir kere genlerimize kodlanmış Türk analığı. Ben terleyen çocuğunun sırtına bez koymaya çalışan bir İtalyan, Alman vs. anne görmedim de duymadım da hiç. Yemek yedirmek için çocuğunun peşinden koşan bir Fransız anne misal…Görmeniz çok zor. Oysa ki bizler çocuğun burnunu kapatıp ağzına kaşık tıkıştırmak konusunda adeta doğuştan kabiliyetliyizdir. ”Ben yapmadım”  diyen beri gelsin.

Okumaya devam et

Çin: Şanghay ve Pekin’e Devam

Çin Şanghay Televizyon kulesi
Pekin ve Şanghay yazısını hemen ertesi gün tamamlamayı planlıyordum aslında ama hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir. Küçük bir göz kazası geçirdim. Değil blog yazmak bilgisayara bakacak halim yoktu. Doktorların söylediğine göre makyaj partikülü kaçmış gözüme ve retinayı çizmiş. Böyle bir acı ve ağrı!! İki gün korsan gibi gezdim tek gözüm bandajlı. Şimdi daha iyiyim. En azından bandaj çıktı. Artık Çin yazıma kaldığım yerden devam edebilirim.
Genel izlenim ve kişisel gözlemlerimden sonra sıra Pekin’de gezilecek görülecek yerlere geldi.

Okumaya devam et

Çin: Pekin ve Şangay

Çin Tiananmen meydanı
Türkiye sınırlarından dışarıya ilk ayak basışım bundan tam tamına 6 yıl önceydi. Şaşırdınız mı? Bu kadar kısa sürede nereleri gezdi ki utanmayıp bir de gezi blogu açmış da dediniz mi bakayım? Demeyin! 6 yıl gibi kısa bir süreye 13 farklı ülke sığdırdım. Yurt içi gezilerimiz de cabası. Bu geçen 6 yılda tam zamanlı olarak çalıştım, evlendim, çocuğum oldu, hatta 3 yaşını bitirdi. Böyle bakınca 13 ülkede ve yurt içinde pek çok gezi icra etmiş olmamızla gezenti ailesi adını hak ediyoruz bence.
İlk yurt dışı seyahatimden döndüğümde aynı şehirde doğmuş, büyümüş okumuş ve çalışmış biri olarak, ki bu şehir bir başkent bile olsa ve ben ne kadar okur yazar bir insan olsam da ufkum açılmıştı. Ve ufkumun yaşadığım yeri aşması duygusuna bayılmıştım. Ve eveeet!!! Gezentilik virüsünü de kapmıştım; hayırlı uğurlu olsundu!

Okumaya devam et

”Şuncacık Çocukla” Nerelere, Nasıl Gidilir?

Kızımla seyahatlere kendisi üç aylıkken başladım. ”Şuncacık bebekle ne işin var oralarda otur evinde” bakışları ile de o zaman tanıştım, müşerref oldum, halen de sık sık görüşürüz bu bakışlarla. Seyahat ve gezilerimiz sayesinde arayı hiç açmıyoruz, maşallah!
Sadece bakışlarla sınırlı değil tabii ki. Benim kafama koyduğumu ve doğru bildiğimi muhakkak yaptığımı bilenler bakış atmakla yetinmek zorunda kaldılar, yazık. Ama bilmeyenler bakışlarını sözlere de dökmekten geri kalmadı. ”Bu yaşa kadar gezdiğimiz tozduğumuz yetmez miymiş” de, ”azıcık da evimizde otursaymışız ” da, şuncacık çocukla yollara düşüyormuşuz, hem biz sersefil oluyormuşuz, hem  el kadar bebeği yollarda sefil ediyormuşuz da, hasta olurmuş da, düzeni bozulurmuş da…Böyle uzayıp giden bildik tanıdık cümleler… Kimisine sabırla yanıt verdim, makul makul. Ne kadar anlatsam da fikri değişmeyecek olanlara da kısa yanıtlar verdim, geçtim. Ama gezmekten vazgeçmedim. Öyle böyle derken yıllar geçti. Üç aylık bebek büyüdü, üç yaşını geçti. Bu üç yılda bile ne kadar güzel seyahat anılarımız var. İyi ki gitmişiz, iyi ki gezmişiz. İyi ki hem kendimizi hem de kızımızı bu anılardan mahrum etmemişiz.

Okumaya devam et

Tallinn: Orta Çağ’da Bir Masal Şehri

Estonya- Tallinn
Tarihe ilgim hep vardı. Kaleler, saraylar, krallar, kraliçeler, İmparatorluklar… Yıllar yıllar önce Hürriyet gazetesinin verdiği 12 ciltlik Osmanlı Tarihi Ansiklopedisinin kuponlarını daha çocukken özenle biriktirip almış bir kişiyim. O zaman google kütüphane vazifesi görmüyordu sevgili gençler!
Tarihe olan söz konusu ilgim ve merakım nedeniyle Tallinn gezisi benim için rüya gibiydi. Kendimi orta çağdan bir masal kitabının sayfalarında geziyormuş gibi hissettim. Bu rüyadan her dakika başı beni uyandıran miniğimize rağmen! Neredeyse herşeye ama her şeye itiraz ediyordu. Gel diyoruz, gidiyor. Otur diyoruz, kalkıyor. Sus diyoruz bağırıyor falan…

Okumaya devam et

Riga’ya Veda

Letonya Riga Old Town-Özgürlük Anıtı- Brīvības piemineklis
Gittiğimiz yerlerin yerlisiymiş gibi yaşama tecrübesi kazandıracak türden seyahatler o şehri öğrenme, anlama ve yaşama konusunda bambaşka bir bakış açısı veriyor. Marketlerinden alışveriş yaptığım, o yöreye özgü ürünleri mutfakda kullanarak yemekler pişirdiğim, toplu taşımalarını kullandığımız, yerli temizlik ürünleri ile temizlik yaptığım(!) seyahat tarzı çok daha farklı bir vizyon katıyor insana. Bu nedenle daha çok seviyorum.
Letonya seyahatimiz de bu türdendi. Geçmiş zaman kullandım çünkü an itibari ile memlekete döndük. Ama Riga yazılarım kaldığı yerden devam edecek, daha paylaşacaklarım bitmedi. Bilhassa 3 yaşında ve oldukça hareketli bir çocukla, böyle bir coğrafyaya nasıl gidilir sorusunun cevabını vereceğim, merakları giderecek, cesaretimden ötürü gelecek tebrikleri kabul edeceğim:)

Okumaya devam et

Riga’da Karlar Erimeye Başladı!

Riga kar manzarası

Riga kar manzarası

Baltık ülkesi Letonya’nın başkenti Riga’da 4. günümüze yine buz gibi bir havada uyandık. Hem de sabah 06:45 ‘de. Neden? Çünkü bizim hatun Türkiye saatine göre uyanmaya devam ediyor. Riga ile Türkiye arasındaki saat farkı 1 saat. Ama zaten bizim kızın bebekliğinden beri sabah 8’den sonra uyandığı gün sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Buz gibi soğuk ve kuzey kutbu esintili ilk günümüzden sonraki gün hiç durmadan kar yağdı.
Lapa lapa yağdı, tipi şeklinde yağdı, ince ince yağdı… 24 saatte tüm farklı kar yağış türlerini tecrübe ettik. Aydın’ın 20 dereceye ulaşmış hava sıcaklığından kalkıp buralara, kar ve tipiye gelmek bünyeyi de biraz sarstı tabii ama idare ediyoruz. Her şey beyinde bitiyor sonuçta. Beynime ”bundan en az 20 derece daha soğuk bir yere gidiyoruz vücudumu ona göre adapte et” dedim. Sağ olsun sözümü tutuyor gibi, şimdilik bir sıkıntı yok. Ama bizim küçük hatun için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Babaannesi ve kendi deyimiyle Dedoş’unun el üstünde tutulduğu, bir dediğinin iki edilmediği konforlu evinden, dışarı çıkarken kat kat giyinmek zorunda kaldığı, hareketlerinin kısıtlandığı, soğuk bir ortama gelmek pek açmadı bizimkini sanıyorum. Üstelik nazı da pek geçmiyor tabii bize babaanne ve dedoş kadar. Buraya geldiğimizden beri bir isyanlar,  bağırmalar, ergen ergen tavırlar. La havle çektiriyor sağ olsun ikimize de. Tüm ergen huysuzluklarına karşın gezmeyi en az bizim kadar sevdiğinden dışarı çıkınca çok mutlu tabii. Hele de kar yağarken ki neşesi görülmeye değerdi. ”Yaşasııınn kar yağıyorr lapa lapa kar yağıyooor”  diye bağırıyordu kollarını açarak!

Okumaya devam et

Karlı Riga’ya Merhaba!

Riga Görsel
Türkiye’de takvimlere göre bahar başlamış, cemreler düşmüş gönüllerde bahar havası esmeye başlamışken bize rahat battı veeee bu yıllık kar-kış istihkakımızı tamamlayalım bari dedik ve kalktık Riga’ya geldik! Bugün birinci  günümüz  burada. Dışarıda yaklaşık 3 saattir tipi şeklinde kar yağıyor. Arabaların üstü 15-20 cm kar. Bir de rüzgar var ki sormayın gitsin. Kuzey kutbu rüzgarıymış bu. Nisan ayına kadar sürüyormuş. Letonya maceramızın bu zamanlara denk gelecek olması yaklaşık 1  yıl önce belli olduğundan fırsat buldukça bakıyordum nasıl bir yer diye. Okuduğum blogların verdiği bilgiye göre beyaz kış ve yeşil kış dedikleri iki mevsim oluyormuş burada sadece. Yani yaz aylarına ağaçlar yeşerdiğinden yaz diyorlar, sıcak olduğundan değil.

Okumaya devam et