Ordan, Burdan…

Uzun süre yazmayınca içime sıkıntı çöküyor resmen. Yazmak beni kesinlikle mutlu eden, adeta kaslarımı gevşeten bir şey. Beyin kaslarımı ve ruh kaslarımı.
Takip ettiğim bloglardan birinde (bu blog) bir bilgi vardı. Yaratıcı tarafı olan beyinler eğer bu yaratıcılıklarını ortaya çıkaramazlarsa baş ağrısı ve migren bu kişilerde daha sık görülürmüş. Konunun bilimsel dayanağı hakkında bir fikrim yok ama bana çok mantıklı geldi. Yani, içeride bir çeşit enerji var, dışarı çıkamıyor ve sonuçta ağrı yapıyor. Basit bir neden sonuç ilişkisi aslında değil mi? Bu nedenle bu blog bana çok iyi geliyor. Çok uzun yıllardır yapmak istediğim bir şeymiş meğerse. Yazmaya başladım, mutluyum, rahatladım.

Okumaya devam et

Komşu Komşu Huu !

Çocukluğumdan başlayan gazete okuma alışkanlığım hala devam ediyor. Babam evimize pek çok farklı gazete alırdı, özellikle pazar günleri. Günümüzün teknolojisinde hafta içi gazeteleri internetten takip ediyorum, yalan yok. Biraz da tüm gün mesaide bilgisayar başında olmanın konforuyla tabii. Ama pazar günü basılmış gazete okuma keyfime kimse dokunamaz!! Çocuk doğurduğum gün itibariyle pek çok keyfime olduğu gibi bu keyfime de ara verip, yalnızca anne olmanın keyfini çıkardığım uzun aylar ve yıllardan sonra şimdi elimden geldiğince kaldığım yerden ve aynı istikrarla devam ediyorum.

Okumaya devam et

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.

                                                               

Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).

UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Yaşam Kurgusu

 

Bir süredir Tedx konuşmalarına taktım. Bambaşka alanlardan insanlar, hayatlarını TEDx konuşması yapacak düzeye getirene kadar neler yaptıklarını, tecrübe ve önerilerini kısa konuşmalarla anlatıyor. Kendi ağızlarından kısa kısa biyografiler diyelim. Yazımın başlığı olan ”hayat kurgusu” söz öbeği de dün gece dinlediğim bir konuşmadan kaldı aklımda.

Okumaya devam et

Hayatın Yaşayışı İçinde…

Belli bir yaştan sonra zaman çok hızlı akıyor. 18’ine kadar geçmek bilmeyen yıllar 20’li yaşlardan sonra ışık hızına meydan okuyor sanki.
Bugün hayatımda iki önemli olay gerçekleşti. Kayıt altına almasam olmazdı. Birincisi; biricik kızım bugün ilk kez bizden ayrı olarak okul gezisine gitti. İkincisi; eltim doğum yaptı ve resmen ”yenge” oldum.

Okumaya devam et

Bayram Yazısı

Ah nerede o eski bayramlar!!
Bu cümleyi kurmak için belki çok genç yaştayım, evet.
Ama yaş kaç olursa olsun insan geçmişindeki güzel bayramları özlüyor işte. Annem öğretmendi. Çalışıyordu yani. Bayram deyince benim ilk aklıma gelen annemin gece yarısına kadar yaptığı bayram temizlikleri geliyor önce. Belli bir yaştan sonra bu temizlik aktivitesine ben de gayet etkin bir şekilde dahil oldum zaten. Ama çok da keyifle yaptım. Temizlik yapmayı hala severim zaten. Ortalık şöyle mis gibi çamaşır suyu – deterjan koksun diyen pre-temizlik hastasıyımdır ayıptır söylemesi. Arefe günü hep şöyle düşünürdüm ” Ülkenin en temiz günü bu gündür herhalde, her evde bayram temizliği yapıldı, belediyeler sokakları temizledi falan..Ohh ülke mis gibi kokuyor işte”. Vallahi de düşünüyordum bunu. Abartmıyormuşum değil mi pre- temizlik hastalığı konusunda:))
Eğer Ankara’da evimizde olacaksak, sabah 10’a doğru yapılan geniş kahvaltılar geliyor aklıma ikinci olarak. Anneannemlerle dedemgillere gittiysek dayılı, teyzeli, kuzenli kocaman kahvaltı sofrası. Yeni kıyafetler, bayramlıklar…

Okumaya devam et

Benim Kız ve ”Yüksek Topuklar”

2002 yılının yaz tatili üniversitedeki ilk yılımın yaz tatili idi. Tüy gibi hafiftim. Üniversite kazanılmış, ilk yıl başarı ile eda edilmiş, artık yaz tatilinin tadını çıkarabilirdim. O yıl ilk basımı yapılan Murathan Mungan‘ın Yüksek Topuklar adlı romanı Ankara’nın Dost kitabevine yaptığım rutin geziler esnasında yeni çıkanlar reyonunda dikkatimi çekmiş, almıştım. O zamanlar, yeni çıkan kitapları, Oscar ödüllü filmleri, yeni tiyatro oyunlarını sıkı takip ederdim. Devletimiz sağ olsun; vermiş olduğu öğrenim bursu bu tür kültürel faaliyetlere gidiyordu. Sonrasında bu bursları bol faizle ödedim ama, olsun. Yine de değdi. Mungan’ın bu ilk romanını o yaz bir kaç günde tek nefeste okudum. Oysa oldukça uzun bir kitaptı. Kitap, 30’lu yaşlarının ortasında İstanbul’da yaşayan şehirli ve çalışan bir kadının, bir arkadaşının 5 yaşındaki kızı Tuğde ile geçirmek zorunda kaldığı 5 günü anlatıyor.
Peki, ta kaç yıl önce okuduğum bu kitap şimdi nereden aklıma geldi? Benim kız malum 3,5 yaşında. Her ne görür de beğenirse ve alınmasını isterse ”ben pembe istiyorum, çünkü pembe benim en sevdiğim renk” deyip duruyor. Pembe cep telefonu istiyor, pembe araba istiyor, pembe bilgisayar istiyor…

Okumaya devam et

Seyahatlerde Nasıl Formda Kalınır?

Bu blog, biliyorsunuz, bir diyet-sağlıklı beslenme blogu değil elbette. Amma velakin bu konulara neredeyse 20 yıldır kafa yormuş, deneme yanılma yoluyla pek çok öğrenmiş, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konusu ilgi alanına epeyce giren biri olarak bu başlığı atma hakkını kendimde gördüm efendim naçizane.
18 yaşıma kadar hep fazla kilolu bir kızdım. Fazla kilolu olmak ön ergenlik ve ergenlik yaşlarında bir kız için epey büyük bir sorun. Bir kere güzel olmadığınızı kesin olarak biliyorsunuz, çünkü böyle inanıyorsunuz. Gerçek bu olmasa bile. 18 yaşıma kadar ”güzel” olmayan bir kız olarak, her ne kadar içten içe duruma üzülüp çeşitli diyet denemelerine girmiş olsam da, durumu çok da kompleks yapmadığımı söyleyebilirim. Gönül işlerine, çıkma tekliflerine, ergen oğlan dertlerine ayıracağım zamanı ve enerjimi kitap okumak, küçük hikayeler yazmak, şiir yazmak, resim yapmak gibi kendi odamda çeşitli entelektüel faaliyetlere harcadım. Çok da iyi yapmışım!  Okumaya devam et

EKŞİ MAYALI ”EKMEK”

Çocukluğuma dair bir an hatırlıyorum: Trabzon’a babaannemle dedeme gitmişiz. Otobüse geceden bindiğimizden sabahın erken saatlerinde dedemlerdeyiz. Babaannem kahvaltı sofrası hazırlamış, dedem de fırından yeni çıkmış mis gibi kokan sıcacık Vakfıkebir ekmeğini getirmiş. Bir dilimin üzerine tereyağı sürüyorum…Mutluluk duygusu, ekmeğin kokusu, lezzeti…damağımda kalmış. Böyle bir an işte. O andan damağımda kalan hafif ekşi, bayatlamayan meşhur Vakfıkebir ekmeğine bugün Vakfıkebir’de bile rastlamak maalesef pek mümkün değil. O günden bu güne ne değişti de o lezzeti alamıyorum bilmiyorum. Ekmek yapılan unlar mı, su mu, maya mı..?
Yoksa ben mi değiştim? Olabilir…

Okumaya devam et

Yaş Alıyoruz Vesselam…

Yazı görselindeki rakamı görünce aklınıza ilk ne geldi? Hadi söyleyin. 34 görünce aklına İstanbul gelenlerden misiniz siz de? 34 sayısının bana da çağrıştırdığı ilk şey İstanbul’du. Amma 34 benim yaşım sevgili izleyenlerim. Ve hatta kendisini bitirip 35’e doğru hızla ilerlemekteyim.
Bir önceki yazımda 30’lu yaşlarımın ortalarını eda ediyor olmam sebebiyle hayatı sorgulama modunda olduğumdan bahsetmiştim. Halen bu moddayım. İşten güçten vakit buldukça sorguluyorum işte. Bugün, yaşlanmak ve yaş almak üzerine daha önce zihnime hiç ama hiç uğramamış olan iki konudan bahsetmek ve sizinle paylaşmak istiyorum.

Okumaya devam et

Ev Hanımlığı & Ofis Hanımlığı!

18 yaşından önce ”ah bir 18 yaşımı doldursam; doldursam da artık çocuk sınıfından büyük” sınıfına terfi etsem der dururdum. Tam o zamanlarda bir markette kasa çalışanlarından biri bana ilk kez ”siz” diye hitap etmişti de of bende bir havalar, bir büyüdüm, tamam oldum hisleri falan. Neyse… 10’lu yaşları eda edip 20’lere vardığımda (üniversitede okuduğum, mezun olduğum yıllar) ‘‘önümde kocaman bir hayat var, çok iyi bir kariyerim olacak, zengin olacağım, entelektüelin kraliçesi olacağım, onu da yapacağım, bunu da yapacağım…” düşüncelerinin/hayallerinin havada uçuştuğu öz güven patlaması yılları. 20’lerin sonlarına doğru, ”işi gücü de bulduk, ufukta 30 var, 20’li yaşlar hayallerini kurarken 30’lu yaşlarda evlilik gonglarının çalması konusunu hiç hesaba katmamıştım” düşünceleri…

Okumaya devam et

24 Saat Size Yetiyor Mu?

 

En son canım sıkıldığında her halde orta okuldaydım. O zamanlarda canımın sıkıldığını anladığım an şöyle bir kendimi yoklar, ne yapsam acaba diye düşünür, seçeneklerimi gözden geçirirdim:
Kitap okumak...Evde babamın eski kitapları, annemin okuldan getirdiği okuma kitapları, bol bol, çeşit çeşit kitap vardı. Seçeneğim oldukça fazlaydı yani.
Resim yapmak…  kendi tasarımım kadın kostümlerini mankenler üzerinde çizerdim. Gören de ileride modayı müthiş takip eden stil sahibi bir kadın olacağım zannederdi. Oysa ki gayet de salaş ve hatta bazen rüküş bir kadın oldum çıktım!!
Gazete- dergi okumak…  evine zamanın Bilim Çocuk, Atlas, Tübitak Bilim, Focus gibi eğitici öğretici dergilerin hepsi alınan şanslı çocuklardandım. Babam okumayı sevelim diye elinden geleni yaptı. Bir kere bile kitap okuyun dediğini hatırlamıyorum. Hiç zorlamadı ama bize rol model oldu. Müthiş doğru bir tutum, ve başarılı da oldu.

Okumaya devam et

Şık Mutfaklar İçin Ankastre Renkli Buzdolabı

Siz de ankastre renginin mutfaklara çok yakıştığını düşünenlerden misiniz? Bu yıl ankastre renklere ilgi çok fazla: Gümüş grisi bu renk, mutfaklarda hakikaten güzel duruyor ve bulunduğu her ortama değer katıyor. En çok da buzdolabı modellerine yakıştığını düşünüyorum, ankastre renkli buzdolapları mutfakların gerçekten de havasını değiştiriyor. Bu nedenle Uğur Soğutma’nın UES 585 D2K NFI A++ isimli buzdolabı modelini görür görmez sipariş etmeye karar verdim: Ankastre renginin en şık tonunu kullanıyor.

Sevdiğim bir renge sahip olması, tek tercih nedenim değildi elbette. Uğur Soğutma’yı gayet iyi tanıyorum, 60 yıldan fazladır derin dondurucu modelleri ile soğutucu cihazlar üretiyor. Açıkçası, bu sektörde rakibi olduğunu düşünmüyorum ve buzdolabının da bir soğutma uzmanından alınması gerektiği kanaatindeyim. Hem markayı, hem de ankastre rengini görür görmez satın alma kararı vermem bundan kaynaklanıyor. Buzdolabını yaklaşık 3 aydan bu yana kullanıyorum ve izlenimlerim şöyle:
İç hacmi 585 litre ve fazlasıyla yeterli geliyor. Açıkçası bu büyüklükteki bir iç hacmi, çoğu marka ancak en üst düzey ve en pahalı modellerinde sunabiliyor. ’da ise standart geliyor! Buzdolabı içerisindeki şeffaf sebzelik bölümü özel, zira nem kontrolü yaparak sebzelerin daha uzun süre taze kalmasını sağlıyor. Ayrı bir “0 derece” bölümü de var, süt ve et ürünlerini bu bölüme koyarak kullanım ömürlerini uzatabilirsiniz.
Buzdolabının no-frost özelliği var ve dondurucu bölmesinin kapasitesi tam 97 litre. Çoğu aile için fazlasıyla yeterli olacak bir kapasite bu. Isı kontrolü tamamen otomatik, bu da maksimum seviyede enerji tasarrufu yapmasını sağlıyor. Dış kapağı üzerinde bir LED gösterge var, hem çok şık duruyor ve hem de kapağı açmadan buzdolabı kontrollerine ulaşmanızı sağlıyor. Buzdolabını geceleri de kullanmayı sevenlerdenseniz hiç merak etmeyin: LED aydınlatması, toplam 5 adet temperli cam rafı mükemmel bir şekilde aydınlatıyor. Fiyatının çok üzerinde özellikler sunan UES 585 D2K NFI A++ modelini satın aldığım için çok mutluyum, mutfağım hem çok daha şık bir hale geldi ve hem de çok kaliteli yeni bir buzdolabım oldu! https://satis.ugur.com.tr/item/ues-585-d2k-nf-a/100030 adresinden siz de sipariş verebilir, ödemenizi 12 taksit halinde yapabilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Anaların Uyarı-İkaz Butonu

Çok klişe bir giriş ile başlıyorum, hazır mısınız? ‘’Hayatım annelikten önce ve annelikten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor’’. Anne olmuş her kadının kurduğu bir cümledir bu. O nedenle herkesin kulağına aşinadır, sıklıkla duyulur ve bilinir. Üstelik sonuna kadar gerçektir: Annelik gerçekten milattır.
Aslında bugün bu blogu açmadan önce yaptığımız seyahatlerden birini yazacaktım. Çocuksuz olduğumuz zamanlarda  yaptığımız bu seyahat ile ilgili yazının sonunda çocuklular ve bebekliler için de bir kaç şey yazarım diye niyet etmiştim ama şehri ve seyahati gözümde gün gün yeniden canlandırmama karşın zihnimde canlanan tek bir çocuk figürü olmadı!! Hayret ettim. Resmen çocuklar gözümde görünmezmiş o zamanlar. Şimdi öyle mi? Her şeyden önce çocukları görüyor gözüm. Algıda seçiciliğin bu kadarı! E şimdi bu milat değil de nedir sevgili dostlar?
Biyolog değilim. Malumunuz, ekonomistim. Ama değişik konulara da kafa yorarım biraz. Daha önce bahsetmiştim: anne olduktan hemen sonra bence beyinde annelikten önce  aktif olmayan ve atıl durumda bekleyen bir takım işlevler devreye giriyor. ‘’Bir bebeğin ağzına ya da burnuna battaniye gelir de nefes alamaz mı acaba? ‘’ diye hiç düşünmemiştim mesela doğumdan sonraki bebekle ilk gecemize kadar. Beynimdeki atıl vaziyette duran ve anne olduğum anda devreye girdiğini fark ettiğim uyarı-ikaz butonunun varlığını o anda anladım. Zaten o ana kadar böyle bir butonun olduğunu da bilmiyordum. Neyse, o gün bugündür yani tam 38 aydır söz konusu uyarı-ikaz butonu devrede canlarım. Ve sanıyorum ki hep de devrede kalacak. Doğa biz analara böyle bir duygu veriyor ki bebelerimizi koruyalım, onlar da sağ salim büyüyebilsinler. Yoksa geceleri ağır uykularında bebek ağlamasını bile duyamayan babalara kalırsa bebeler ser sefil olur, insan nesli de çok uzun ömürlü olmazdı kanımca.
Özellikle bebeğin ilk yıllarında, yani temel ihtiyaçlarının hepsinin annesi tarafından karşılanması gerektiği, bunu takiben bebeğin yürümeye, konuşmaya ve tuvalete çiş yapmaya başladığı ve iki yaş civarına tekabül eden zamanlardan, çocuğun nereden ne tehlike ve ne gibi zarar gelir diye düşünüp de kendini en azından fiziksel olarak korumaya başlayabileceği yaşlara kadar bu uyarı-ikaz butonu tam kapasite çalışıyor annenin beyninde. Bu nedenle anne olmuş bir kadının beyninden, hele de bebeğin ilk yıllarında (uykusuzluk da cabası) fazla randıman beklemeyiniz  efendim. Anahtarını nereye koyduğunu unutur, önemli randevuları unutur, ütüyü prizde, yemeği ocakta unutur…Kafa kendiliğinden sürekli tehlikelere karşı önlem alma modunda çalışıyor, kolay mı? Daha ilk günden burnuna battaniye tıkanır mı ile başlayan süreç boğazına yemek kaçar mı, koşarken düşer mi, parmağını prize sokar mı, arabanın kapısını açar mı, merdivenden yuvarlanır mı gibi sorularla devam ediyor.
Priz, sıcak ütü vb. tehlikeler az çok herkes tarafından bilinen ve öngörülen tehlikeler. Bunlarla ilgili ben de endişeleniyor ve elimden geldiğince önlemimi alıyorum. Ancak benim beynimde bulunduğum duruma ve ortama göre farklı tehlike çanları da çalabiliyor. Üstelik çocuksuz iken defalarca bulunduğum bir ortam bile olsa daha önce böyle bir tehlikenin varlığı hiç de aklıma gelmemiş diye şaşırıyorum. Size de oluyor mu? Yoksa ben mi biraz ileri gidiyorum? Bir kaç örnek:
– En büyük korkularımdan biri araba kapıları. Bir şekilde parmağını sıkıştıracak diye korkuyorum. Ya dikkatsiz bir anıma gelirse? Ya arabaya binenlerden biri çocuğun parmağını fark etmez de kapıyı sert ve hızlı bir şekilde kapatır, çocuğumun parmağı sıkışırsa?  Bir de ben ve babası dışındaki insanlar da neden bizim kadar dikkat etmiyorlar diye de kızıyorum ha! Sanki mecburiyetleri varmış gibi…Sanki ben çocuktan önce bu kadar hassas ve dikkatliymişim gibi. Ne ayıp!
– Ev kapısını açarken anahtarlık çocuğun göz hizasında oluyor. Çocuk dediğin de kıpırdak bir yaratık. Bizim ki öyle yani; şimdi her çocuk da bizimki gibi demeyeyim. Ya kapıyı açarken anahtarlıktaki diğer anahtarlar çocuğun gözüne isabet ederse?
– Kızım ve ben evde yalnızken, odalardan birinde veya balkonda kilitli kalırsam da çocuk evde yalnız kalırsa? Üstelik pencere ya da balkon kapılarından biri mazallah açık kalmışsa? Kabus!! Ya da tam tersi: odada veya balkonda çocuk kilitli kalırsa?
Bu sonuncusu başımıza Riga’da kaldığımız evde geldi. Yatak odasına girip kapının arkasındaki anahtarı çevirerek kendini odaya kilitledi!!! Aklıma hemen odanın penceresinin  açık olup olmadığı geldi. Neyse ki kapalıydı; çünkü hava eksi üç dereceydi! Panik yaptığımızı belli edip O’nu korkutmadan sevgili hatunumuzu anahtarı tekrar çevirmeye ikna ettik de krizi atlattık şükür. Tabii ki o andan sonraki ilk işim anahtarı kapıdan alıp ulaşamayacağı yerlere saklamak oldu. O günden beri de artık gittiğim yerlerde kontrol ettiğim şeyler arasında kapı kilitleri de var.
Çocukla bir başkasının evine ya da bir mekana gidiyorsam daha oraya adımı atar atmaz bizim yerinde durmaz kıpırdak için tehlike oluşturabilecek bir şey var mı diye etrafı kolaçan ediyorum? Açık kapı- pencere, kolayca erişilebilir bir noktada priz, elektrikli aletler, kırılabilecek ve ev sahibini üzebilecek değerli eşyalar, ocakta ve çocuğun ulaşabileceği yükseklikte kaynayan tencere ya da çaydanlık…varsa önlemimi alıyorum.
Seyahatlerde konaklayacağımız yer neresi ise -ev ya da otel fark etmeksizin- ilk işim yine etrafı kolaçan etmek oluyor.  Otellerin bazıları çocuk dostu olabilir ama pek çoğu yinede odanın dizaynını çocuğa göre yapmıyor. Daha odanın kapısını açar açmaz beynim kendiliğinden uyarı ikaz butonunu devreye sokuyor;  tehlikeli noktalar adeta kırmızı ışıkla beynimde yanıp sönüyor. Etraftaki prizlerin önüne komodin çekiyorum. Balkon kapılarını çocuk tarafından açılamaz hale getiriyorum. Mesela en son Tallinn’de kaldığımız otel odamız her halde beşinci katta falandı ( kaçıncı katta kaldığını bilmiyor musun diyenleri Tallinn yazımı okumaya davet ediyorum). Yer hizasında ve küçük çocuğun sığabileceği büyüklükte, üstelik parmaklıksız ve de kolayca açılabilecek bir pencere vardı odada. Orada bir pencere olduğunu görmek bile maharet isterken  odaya girdiğimizin daha ikinci dakikasında ben pencerenin önüne buzdolabının olduğunu dolabı siper etmiştim bile!
Çocukla seyahatin asıl zor olan kısmı tam olarak bu bence. Yoksa altını değiştir, emzir, yedir, uyut…Bunlar ne çok fazla emek ne de çok fazla zaman ve dikkat isteyen şeyler. Asıl mesele koyduğun yerde durma evresini tamamlamış, başka bir deyişle emeklemeye ve hatta yürümeye başlamış bir bebek ya da çocukla seyahat etmek. Nereden ne tehlike gelir diye düşünmekten bazen beynimdeki uyarı ikaz butonu error veriyor adeta. Günün sonunda harap ve bitap düşmüş halde yatağa devriliyorum çoğu zaman. Bu, çocukla seyahatin çocuğu tehlikelerden koruma kısmı. Daha bunun ”soğuk mu üşütür mü? Terli mi rüzgar alır mı? Sinek soktu alerji olur mu? Şunu yedi zehirlenir mi? ”Kısmı var ki; apayrı bir konu.
Peki ne yapalım? Çocukları bakıcılarına bırakalım veya  anneanne- babaanneye postalayalım da rahat rahat gezelim mi? Yoksa iyice büyüyene kadar gezme tozma işlerini bir kenara mı bırakalım?
Hayııırr!! Olamaz!! Gezme tozma işleri rafa kalkamaz bir kere. Hayat kısa, görecek çok yer var, kaybedecek vakit yok. Sonra..arada bir olur ama çocuğu bakıcıya, anneanne veya babaanneye satıp da gezmek de olmaz. Neden mi? Bir kere aklınız O’nda kalır, kalmaz mı? Telefonla sormayacak mısınız en azından günde iki-üç defa? Sonra gezerken ‘’Ayy bunu da çok severdi, şimdi keşke burada olsaydı’’ diyeceksiniz, hatta bir sonraki cümleniz ‘’ bir de O’nu getirelim buraya, O’nunla da gelelim’’ olacak. Bahse girerim.Vicdan yapacaksınız. İnanmazsanız deneyin görün.
En iyisi alın bebeklerinizi –çocuklarınızı, onlarla gezin. Hayatınızın bir dönemi de böyle geçsin, ne olacak? Yaşlanınca zaten yine baş başa kalacaksınız merak etmeyin. Hem yaşlanıp emekli olunca eşinizle uçsuz bucaksız bir muhabbet mevzunuz olacak karşılıklı kahvelerinizi yudumlarken: çocuğunuzla yaptığınız keyifli, heyecanlı , bol maceralı ve sürprizlerle dolu seyahat anılarınız…
Sevgiler.