Çocukla Seyahatte Olmazsa Olmaz İlk 10 !

 

Bir blogger olarak sıkı bir blog okuyucusuyum da aynı zamanda.
Geçenlerde konusu çocuklarla seyahat olan bir bloga rastladım. Biraz karıştırınca hem seyahat ettikleri yerlerin sayısından hem de çocuğun yaşından çocukla seyahatte daha yolun başında olduklarını anladım. Dedim, benim bunca yıllık tecrübem var. Biraz ahkam kesmek benim de hakkım artık. Üstelik öyle uslu, annesinin babasının elini bırakmadan tıpış tıpış yürüyen, yatırdığın yerde uyuyan bir bebek/çocuk da değil hani bizimkisi. Bu açıdan bakınca ahkam kesmeyi de kendime hak görüyorum açıkçası.

Okumaya devam et

Anne Vicdanı

Bir arkadaşım bir gün eşinden bahsederken ” hep eşim vicdanlı biri olsun, yeter diye dua ettim, şükür ki öyle” demişti. O gün gerçekten ”vicdan” ın aslında ne kadar da önemli ve hayati bir şey olduğunu fark ettim. Çünkü o ana kadar bu önemi kavramamı sağlayacak vicdansız bir ruh ile karşılaşmamıştım. Ne büyük şanstı!!
Vicdan konusu, hemen her konu olduğu gibi, anne olduktan sonra farklı ve başka bir boyut kazandı bende.

Okumaya devam et

Benim Kız ve ”Yüksek Topuklar”

2002 yılının yaz tatili üniversitedeki ilk yılımın yaz tatili idi. Tüy gibi hafiftim. Üniversite kazanılmış, ilk yıl başarı ile eda edilmiş, artık yaz tatilinin tadını çıkarabilirdim. O yıl ilk basımı yapılan Murathan Mungan‘ın Yüksek Topuklar adlı romanı Ankara’nın Dost kitabevine yaptığım rutin geziler esnasında yeni çıkanlar reyonunda dikkatimi çekmiş, almıştım. O zamanlar, yeni çıkan kitapları, Oscar ödüllü filmleri, yeni tiyatro oyunlarını sıkı takip ederdim. Devletimiz sağ olsun; vermiş olduğu öğrenim bursu bu tür kültürel faaliyetlere gidiyordu. Sonrasında bu bursları bol faizle ödedim ama, olsun. Yine de değdi. Mungan’ın bu ilk romanını o yaz bir kaç günde tek nefeste okudum. Oysa oldukça uzun bir kitaptı. Kitap, 30’lu yaşlarının ortasında İstanbul’da yaşayan şehirli ve çalışan bir kadının, bir arkadaşının 5 yaşındaki kızı Tuğde ile geçirmek zorunda kaldığı 5 günü anlatıyor.
Peki, ta kaç yıl önce okuduğum bu kitap şimdi nereden aklıma geldi? Benim kız malum 3,5 yaşında. Her ne görür de beğenirse ve alınmasını isterse ”ben pembe istiyorum, çünkü pembe benim en sevdiğim renk” deyip duruyor. Pembe cep telefonu istiyor, pembe araba istiyor, pembe bilgisayar istiyor…

Okumaya devam et

Anne Sabrı Denen Şey

Bir kaç gün önce sevgili küçük hatunla yaşadığım krizi anlatmazsam içimde patlayacak. Kızım 9 aylıkken, yani oturmaya başlar başlamaz kendisine oto koltuğu aldım,  arabanın kendi yetkili servisine gidip monte ettirdim. Yeri gelmişken söyleyeyim, arabalardaki çocuk koltuğunun amacı çocuğunuzu korumaktır. Bu işin ehli olmayan mağaza görevlileri tarafından koltuklar eğer yanlış monte edilirse çocuğunuzu koruyamaz. Gidip bilen birine yaptırın. İçiniz rahat etsin. Neyse, konuya dönelim. O gün bu gündür kızımla tek başıma kendisini araba koltuğuna oturtup kemerlerini bağlamak suretiyle şehir içinde geziyoruz. 9 aylıktan bu güne kadar ki yaklaşık 3 senede benim kızla arabada baş başa çok çeşitli maceralarımız oldu. O ağladı, koltuğa oturmak istemedi, ben ısrarla oturttum. Hasta oldu ya da yol tuttu, kustu. Araba sürdüğüm 1 saat boyunca hiç durmadan çocuk şarkıları söylemişliğimiz de çok. Bir keresinde yokuş aşağı arabanın frenleri boşaldı, yandaki araziye sürerek durdum mesela. Nadir de olsa koltuğa oturur oturmaz uykuya daldığı da oldu. Trafikte dakikalarca beklediğimiz günlerde oyun uydurma konusunda da usta oldum. Sözün özü, bebekle ve küçük çocukla şehir içi otomobil seyahati başlı başına bir marifet bir meziyet bana göre. Arkada koltuğa oturmamak için ağlayan, mızırdayan, bazen bağıran, en iyi ihtimalle sürekli konuşup sorular soran, kısaca araba sürerken dikkat dağıtmanın kralını yapan bir küçük insan ile baş başa büyük şehir trafiğinde hem de bir kadın olarak  seyrediyorsunuz. Herkesin harcı değil. Çelik gibi sinir lazım ilk evvela. Sonra peygamber sabrı elzem. Kesinlikle panik bir insan olmayacaksınız, müthiş soğukkanlı olmanız lazım. Aynı anda pek çok işi kotarabilen ama aynı zamanda dikkatli ve hatasız, multi fonksiyonel bir kişilik olmalısınız.

Okumaya devam et

Ev Hanımlığı & Ofis Hanımlığı!

18 yaşından önce ”ah bir 18 yaşımı doldursam; doldursam da artık çocuk sınıfından büyük” sınıfına terfi etsem der dururdum. Tam o zamanlarda bir markette kasa çalışanlarından biri bana ilk kez ”siz” diye hitap etmişti de of bende bir havalar, bir büyüdüm, tamam oldum hisleri falan. Neyse… 10’lu yaşları eda edip 20’lere vardığımda (üniversitede okuduğum, mezun olduğum yıllar) ‘‘önümde kocaman bir hayat var, çok iyi bir kariyerim olacak, zengin olacağım, entelektüelin kraliçesi olacağım, onu da yapacağım, bunu da yapacağım…” düşüncelerinin/hayallerinin havada uçuştuğu öz güven patlaması yılları. 20’lerin sonlarına doğru, ”işi gücü de bulduk, ufukta 30 var, 20’li yaşlar hayallerini kurarken 30’lu yaşlarda evlilik gonglarının çalması konusunu hiç hesaba katmamıştım” düşünceleri…

Okumaya devam et

ANNELER VE ANNE ADAYLARI! GELECEKTEKİ SİZE MEKTUP GÖNDERMEYE HAZIR MISINIZ?

Arçelik’in gözünde tüm anneler kraliçedir.
Anneler günü’nüz kutlu olsun!
Anneler ve anne adayları!
Gelecekteki size mektup göndermeye hazır mısınız?
Bu sayfadan gelecekteki bir güne mektup yazın, hem bugünden geleceği düşünmek için kendinize zaman ayırın hem de kendinize gelecekten bakma imkanı yaratın. “Anneyim” ya da “Anne olacağım” butonlarından birine basın. Mektubu doldurun. Gelecekte bir tarih belirleyin. Size o tarihte kendinize yazığını mektubu gönderelim.

İnsanın düşünceleri her gün değişiyor. Hele ki anne olmak insana bambaşka bir duygu kazandırıyor. Bu mektubu göndererek bugünkü hislerinizi gelecekte de hatırlamak ve geçmişteki hislerinizle o günkü hislerinizi karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Saat Size Yetiyor Mu?

 

En son canım sıkıldığında her halde orta okuldaydım. O zamanlarda canımın sıkıldığını anladığım an şöyle bir kendimi yoklar, ne yapsam acaba diye düşünür, seçeneklerimi gözden geçirirdim:
Kitap okumak...Evde babamın eski kitapları, annemin okuldan getirdiği okuma kitapları, bol bol, çeşit çeşit kitap vardı. Seçeneğim oldukça fazlaydı yani.
Resim yapmak…  kendi tasarımım kadın kostümlerini mankenler üzerinde çizerdim. Gören de ileride modayı müthiş takip eden stil sahibi bir kadın olacağım zannederdi. Oysa ki gayet de salaş ve hatta bazen rüküş bir kadın oldum çıktım!!
Gazete- dergi okumak…  evine zamanın Bilim Çocuk, Atlas, Tübitak Bilim, Focus gibi eğitici öğretici dergilerin hepsi alınan şanslı çocuklardandım. Babam okumayı sevelim diye elinden geleni yaptı. Bir kere bile kitap okuyun dediğini hatırlamıyorum. Hiç zorlamadı ama bize rol model oldu. Müthiş doğru bir tutum, ve başarılı da oldu.

Okumaya devam et

Uyku, Uykusuzluk ve Annelik Halleri Üzerine

Bugünü tarihe not düşmek isterim : 7 Mayıs 2017. Yani benim minik kızımın doğumundan 39 ay 14 gün sonra. Kendisi bugün ”kucağında uyumaktan bıktım, ben yatağımda uyuyayım sen de bana pış pış de” dedi!!
Kökeni uykuya dayanan her türlü fiil ve türetilmiş kelimeler aşkına!!  Bugün yepyeni bir devrin başladığı gündür dostlar!  Bugünleri de görmüş olmak! Şükürler olsun.
Uyku üzerine ne kadar yazsam ne menem bir şey olduğunu anlatmaya kelimelerimin yetmesi mümkün değil. Ancak yaşayan bilir. Bebeğinin doğumundan anca 27 ay sonra ilk kez 7 saat uyuduğu gecenin sabahında hayata yeniden doğmuş biriyim ben. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim zaten. Merak eden buraya bakabilir.
Benim canımın içi kızımla uyku maceramızın nasıl seyredeceğinin ilk sinyalleri daha kendisi doğmadan verilmeye başlanmıştı zaten. Gündüzleri karnımda uyuyor, gece sabaha kadar karnımı depikliyordu sağ olsun. Aslına bakarsanız babası da ben de öyle pek uykucu tipler değilizdir. Bize çekecek tabii kime çekecek. Bu uyku konusunda genlerin önemli olduğunu anne ve babaya çekme durumunun olduğunu duymuştum.
Hiçbir zaman uykucu biri olmadım. Annem, sağ olsun, ”sen bebekken 2 yaşına kadar 2 saat üst üste uyumadım” derdi hep. Kendi çocuğum olmadan önce anneme ait bir tekerleme gibi gelen bu söz öbeğinin ne anlama geldiğini anladım tabii anne olduktan sonra.
Hafta sonları bile hafta içi uyandığım saatte uyanıp sabah sporu yapmayı, yaz-kış sabahın o taze havasını solumayı severdim. Elbetteki makul bir saatte yatıp en az 6 saat kesintisiz uyumak kaydıyla tabii ki. Anne olduktan sonra hayatımın tamamı ve elbette ki uyku düzenim de tepetaklak oldu. Değişmeyen bir tek şey vardı. Hala sabah erken kalkıyordum. Hatta çok erken. Bazen gün bile ağarmıyordu hatta. Sabah 5, 6… Önceki gün sonlanmadan yeni başlayan günler…Üstelik, ”ben düzenli, planlı programlı bir insanım, allem eder kallem eder bebeği de kendime uydurmaya çalışırım” diye ahkam kesiyordum hamileyken. Doğurdum ahkam kesmeye devam ettim. Ne yaptıysam uykusuna istediğim düzeni oturtamadım. Olmayınca olmuyor. Tek yapabildiğim akşam 8’de hemen hemen her şart ve koşulda kızı uykuya yatırmak oldu. Bunun için çok emek verdim. Çok fedakarlık yaptım. Hala da yapıyorum. En azından bunu başarabildiğim ve bu istikrarı koruyabildiğim için çok mutluyum.
Bebekler ve küçük çocuklar en geç akşam 8’de uykuya geçmiş olmalılar. Bunun birinci nedeni elbetteki bebeğinizin/çocuğunuzun hem fiziksel hem de zihinsel ve psikolojik gelişiminin sağlıklı olmasını sağlamak.
Amma… İkinci nedeni de en az birinci nedeni kadar önemli: Anne olarak sizin bedensel, zihinsel ve psikolojik olarak sağlıklı olmanızı sağlamak!!
Bütün gün bebeğin ya da çocuğun, gazı, nazı, maması, ağlaması, evin çamaşırı, bulaşığı derken SOS vermeye başlayan anne için elzem esas akşam 8 uykuları.
Şahsen ben akşam 8’den sonra ”Anneeeeaa” bağırtısı duymak istemiyorum. Yemek yedirme peşinde koşmak, ya da tuvalet adaptörü veyahut lazımlık önünde oturmak istemiyorum.
Akşam 8’den sonra annelik perdelerimi kapatıp sadece ve sadece Özge olarak bir kaç saat geçirmek istiyorum. Kitap okumak, gazete okumak, dizi izlemek, boş boş duvara bakmak, ki yorgun ve yoğun geçen koca bir günün sonunda genellikle boş boş duvara bakmayı seviyorum. Yapmaktan en hoşlandığım hobim!
Kızımı uyutmak için doğduğu günden beri yarım saatle ( gece ya da gündüz uykusu fark etmeksizin uyutmak en az yarım saat sürüyordu) 2 saat arasında geçen süreler harcadım. Hiç de az değil elbette. İlk 6 ay emzirerek ve kucağımda uyutarak uyuttum. Sonra geceleri her 45 dakikada bir uyanmaya ve her seferinde uyutulmayı istemeye başlamasıyla bu işin böyle gitmeyeceğini düşündüm ve O’na kendi kendine uyumayı öğretmeye karar verdim. Yatır kaldır yöntemini kullandım bunun için. Bana en mantıklı ve hem anneye hem de bebeğe en az travma yaşatacak yöntemmiş gibi gelmişti. Yatır kaldır yöntemi hakkında bu sitede bilgi verilmiş, buradan okuyabilirsiniz. Ama esas olarak Tracy Hogg’un ”Annelik Sorunlarına Mucize çözümler” adlı kitabında daha ayrıntılı anlatılıyor, okuyabilirsiniz. Ben bu yöntemi uyguladım ve başarılı da oldum. Gece uyanmaları 1’e inmiş, saatlerce uyutmakla uğraşmıyorum, bir mucizeyi başarmış gibi hissediyorum ve müthiş mutluyum. Derken bir yurt dışı seyahati ( Brüksel seyahatimizden bahsediyorum) ve benim işe başlamam tüm süreci ve emeğimi çöpe göndermeme sebep oldu. Şimdi çamuru seyahatimize ve işe başlamama da atmayayım. Sorumluluk tamamen benim. Seyahate giderken uyuduğu park yatağı götürmeliydim. Alışık olmadığı bir ortamda ve yatakta uyuduğundan gece uyandığında hemen tekrar uykuya geçmesi için tekrar emzirmeye başladım bu seyahatte. Oysa ki yatır kaldır yönteminden sonra yattığım yerden pış pış demem yetiyordu yeniden uykuya dalması için. Aynı tutumu seyahatte de sürdürmeliydim.
Seyahat dönüşü işe de başladığımdan bu kez de vicdanen gece her uyandığında emzirmeye devam ettim. Çünkü beni gündüz zaten göremiyor yavrucak bari gece her istediğinde emzireyim de hasreti azalsın diye düşünüyordum. Böylece kendimi emzirme sürecimizin bitimine kadar ve tüm diş çıkarma sürecini de kapsayan, üstelik tam zamanlı işe de gittiğim korkunç bir uykusuzluk sarmalının içine soktum. Burada da yapmam ve düşünmem gereken şuydu: İşe de gittiğim için yoruluyordum, uykuya ihtiyacım vardı, uykusuz, sağlıksız, sinirli ve mutsuz oluyordum. Kızımın mutlu ve sağlıklı bir anneye ihtiyacı vardı. Üstelik gece emzirmeleri O’nun sindirim sistemi ve sık sık uyanması da sağlıklı uyuyamadığı için genel sağlığı bakımından çok olumsuz bir şeydi. Emzirme sürecini tamamladık. O zamandan beri yani yaklaşık bir buçuk yıldır daha normal ve insani koşullarda geçiyor artık gece hayatımız!
Nereden nereye getirdim konuyu. Aslında kişisel bir milatı yazıyordum değil mi? Doğduğu gün kucağımda emzirme ile başlayan, sonrasında hem uykuya dalarken hem de gece gündüz her uyandığında bana ve emzirilmeye bağımlı hale gelmiş bir bebek ile devam eden, emzirmeyi kesmek ile bugüne kadar süregelmiş  kucakta masal, ninni söyleme sürecinin sonuna geldik demek ki.
Aslında bir sır vereyim mi? Belki bu noktaya, yani yatağında kendi kendine uykuya dalma eşiğini geçmeye bir kaç önce başlayabilirdik. İtiraf ediyorum: O’nu kucağımda sarılarak uyutmayı ben istedim!! Hayatında bir daha hangi dönemde böyle bir şansım olacaktı ki!
Değil benimle ve benim kucağımda uyumak, ergenliğinde benimle konuşmak bile istemeyecek belki (Öyle olmamasını umuyorum!). Gel de kucağımda ninni söyleyeyim yavrum diyecek halim yok ya kocaman kıza. Gerçi istese seve seve de yaparım hani, yaşı fark etmez.
Velhasılı bir kaç ay daha tamamen benim tasarrufum olarak kucağımda uyutmaya devam ettim. Tamam yanlış, belki yaşı itibariyle artık yapmamam gereken bir şeydi ama her şey kitabına göre olacak değildi ya! Belim de ağrıdı, kolum da ağrıdı, boynum da tutuldu…Olsun!
 Annelik böyle bir şey işte: böyle hafif şizofrenik, hafif paranoik, biraz obsesif kompulsif, çok aşırı duygusal, ağlak, ama kaplan gücünde, kıskanç, sahiplenici ama yorgun ve bitkin ve bıkkın.
Yani …hem büyüyor işte tuvaletini klozete yapıyor lazımlık bez temizlemekten kurtuldum diye seviniyorsun. Hem artık yatağında kendi kendine uyuyor, elim kolum belim ağrımayacak saatlerce uğraşmayacağım diyorsun.
Ama bir yandan da büyüyor ve bağımsızlaşıyor artık bana bağlı ve bağımlı olmaktan çıkıyor, birey oluyor diye üzülüyorsun, içini hüzün kaplıyor, boğazına yumruk oturuyor.
Uyku uykusuzluk ve annelik üzerine kendi kendine uyuyan çocuk
Masalın sonu…

 

Öyle işte…
Sevgiler.

Bebek ve Çocuklarla Araba Yolculuğu Nasıl Yapılır?

Kızımın doğumundan bu güne kadar sayısız kez uzun veya kısa araba yolculuğu yapmış, (üstelik buna uzun yol otobüs yolculuğu da dahil) an itibari ile 3,5 yaşında bir bebesi olan bir ana olarak ahkam kesebileceğim bir konu ile daha karşınızdayım sevgili izleyenler.
Yine bir yurt içi araba yolculuğunun ardından yazıyorum bu satırları. Bugün sıcağı sıcağına yazmak istedim çünkü bizim kızın doğumundan bu güne kadar geçen sürede geldiğimiz nokta gerçekten göz yaşartıcı. Bugün yaklaşık 6 saat süren seyahatimiz boyunca bu konuyu düşündüm hep. Sanıyorum 3 yaş eşiği gerçekten de önemli bir eşik. Her şey eskisine nazaran çok çok daha kolay olmaya başlıyor!! Müjde yeni anneler!! Tünelin ucunda ışık var, bizzat ben gördüm ışığı. Azıcık sabır sadece.

Okumaya devam et

Anneni mi Daha Çok Seviyorsun Babanı mı?

Bu soruya maruz kalmayanınız var mı çocukluğunda?
Kimi büyüklerim ulu orta sordu,  kimisi kimsenin duymayacağı bir anı kolladı bu kadim soruyu sormak için.
Bu konu nereden aklıma geldi? Bir kitap okudum geçenlerde, orada değinilmişti. Yeri gelmişken bahsetmeden geçmek istemem. Kitap Üstün Dökmen’in Küçük Şeyler adlı kitabı. Annemin kütüphanesinden ödünç alıp okudum. Geri vermeyi düşünmüyorum, aramızda kalsın (ödünç kitap alıp geri vermeyen insanı fişlerim ben aslında kitaba değer vermiyor diye, bu da aramızda kalsın. Ama annemin kitabı nihayetinde yani benim sayılır değil mi?:))) Tavsiye edebileceğim bir kitap. Günlük hayata dair gayet sade ve anlaşılır bir dille yazılmış tespitler ve tavsiyeler var.
Neyse, konumuza dönelim. Bu sorudan çocukken son derece rahatsız olduğumu anımsıyorum. Anımsıyorum, çünkü çok çok küçük yaşlardan itibaren sorulmaya başlanmıştı. Bu yaşlarda insan yavrusu- normal aile şartlarında -annesine hala bağlı ve bağımlı, babasını ise annesi ile kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Soruyu soranın yerine koyuyorum kendimi. Ne öğrenmeye çalışıyor acaba? Hangi çıkarımları yapacak küçücük çocuğun cevabından?

Okumaya devam et

Seyahatlerde Bebekleri ve Çocukları Nasıl Besleyeceğiz?

Geçen yıl bu zamanlar Antalya’da bir işim vardı, günübirlik gitmiştim. Dönüş için hava limanında beklerken yeme-içme mekanlarında bir sahne gözüme çarptı. Şöyle: kare bir masa, bildiğiniz fast foodcularda olanlardan, etrafında Türk olmadıkları ayan beyan belli bir aile. Tam saymadım bir kaç tane çocuk var, ama ikiden fazla kesinlikle. Çocuklardan biri bir buçuk- iki yaşlarında, mama sandalyesinde oturmuş, önüne koyulmuş olan patates kızartmalarından afiyetle yiyor, hatta ketçaba falan batırıyor. Yani öyle büyük insan gibi yemeği ile tek başına takılıyor. Bizim kız o zamanlar iki buçuk yaşına gelmek üzereydi. Bu sahneyi ilk gördüğüm an ” Bizimki asla böyle sakin sakin takılıp da bizim rahatça yemek yememize müsaade etmez” diye aklımdan geçirmiştim. Neydi bizim bebeleri bu yabancı veletlerden ayıran husus?
Aslına bakarsanız, en temel husus annenin tutumu bence. Biz Türk anaları evlatlarımızın üzerine çok düşüyoruz. Ben de dahilim bu gruba. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar çağdaş, yeni nesil anne olursak olalım bir kere genlerimize kodlanmış Türk analığı. Ben terleyen çocuğunun sırtına bez koymaya çalışan bir İtalyan, Alman vs. anne görmedim de duymadım da hiç. Yemek yedirmek için çocuğunun peşinden koşan bir Fransız anne misal…Görmeniz çok zor. Oysa ki bizler çocuğun burnunu kapatıp ağzına kaşık tıkıştırmak konusunda adeta doğuştan kabiliyetliyizdir. ”Ben yapmadım”  diyen beri gelsin.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -3-

Annelik Engel Değil- Bakıcı Cemile AnnemAnnelik Yeniden Çocuk Olmaya Engel Değil!
Bu haftaki Annelik Engel Değil  yazısı benden.
Ben çalışan bir annenin çocuğuyum.  Bugün olduğu gibi o zamanlar da da çalışan annelerin çocuklarına ya büyükanneler bakıyor ya da çocuklar bakıcılara bırakılıyordu. Kreş biraz daha azdı bugüne göre. Benim payıma bakıcı düştü. Kreş ve büyükanne bakıcılığını tecrübe etmedim.
Bakıcıma teslim edildiğim gün iki aylıkmışım. İki aylık! 16 haftalık ücretli doğum izninin az bulunduğu bugünlerde yalnızca 40 gün doğum izninin kullanıldığı o günleri düşünmek bile istemiyorum!! Neyse, bu konu apayrı bir mevzuu.
Ben doğduğumda annem büyük şehire geleli daha iki yıl olmuş. İnsanlara ve insanın içindeki iyiliğe peşinen güvenen, başka bir deyişle Anadolu naifliğini yitirecek kadar büyük şehirlerde yaşamamış bir kadınmış o zamanlar.
Gerçi büyük şehirler de, insanlar da bu kadar hırçın değildi sanki o zamanlar?
Bu yüzden pek de tereddüt etmediğini söylüyor mahalleden ahbapları olan bakıcı teyzeye beni teslim ederken.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -2-

Annelik Engel DeğilDaha önceki ”Annelik Engel Değil” yazımı  okuyanlarınız bilir; epey bir iç dökmüştüm orada. O yazıdan beri değişen bir şey yok bu cephede. Hayatın geneli ile mücadeleye devam. Annelik engel değil mottoma sadık kalma gayretindeyim. Durumda bir değişiklik yok. Ama kafada değişiklik var; yavaş yavaş ağır ağır…
Annelik Engel Değil konusu hakkında düşünüyorum bir süredir.
Benim canım blogum benim için çok önemli bir yere sahip hayatımda artık. İstediğim gibi olabildiğim, kendimi ifade edebildiğim, en sevdiğim işlerden birini yapabildiğim; yani yazabildiğim bir mecra. Bunu bile yapmama engel olabilecek günlük koşuşturma içinde fazlaca şey mevcut aslında ama konuya nereden baktığın, nasıl yorumladığın ne nasıl bir aksiyon aldığın önemli. Ben mücadele ile de olsa istediğini almaya uğraşanlardanım. Uğraşmayı, mücadele etmeyi seviyorum, bunu kabul ettim artık. Hem zaten emek verdiğin bir işin karşılığını almak kadar güzel bir yok bence. Böyle yaşayan, uğraşan, yılmayan, önce kadınlığının sonra da anneliğinin altında ezilmeyen kadınlara hayranım. Bu yazımda da tam da böyle bir kadının hikayesini anlatacağım. Anneliğin engel olmadığının en güzel ispatıdır bence bu kadın. Adı Zarife.

Okumaya devam et

Çocuklarınızın Sağlıklı Gelişimine Tam Destek Çocuk Devam Sütü’nde!

Neden Çocuk Devam Sütü?

Çocuklar, büyüme ve gelişimlerinin büyük bölümünü 1-4 yaşları arasında tamamlarlar. Yiyeceği yemekler konusunda çok seçici olabileceği bu yaşlarda çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel gelişimi için zengin ve doğal içerikli gıdalarla beslenmesi gerekir. Güçlü bir bağışıklık sistemi de bu fiziksel ve zihinsel gelişimi taşıyan vücudu mikroplara karşı koruyarak, büyümede çok önemli bir görev üstlenmektedir.

Okumaya devam et

Anaların Uyarı-İkaz Butonu

Çok klişe bir giriş ile başlıyorum, hazır mısınız? ‘’Hayatım annelikten önce ve annelikten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor’’. Anne olmuş her kadının kurduğu bir cümledir bu. O nedenle herkesin kulağına aşinadır, sıklıkla duyulur ve bilinir. Üstelik sonuna kadar gerçektir: Annelik gerçekten milattır.
Aslında bugün bu blogu açmadan önce yaptığımız seyahatlerden birini yazacaktım. Çocuksuz olduğumuz zamanlarda  yaptığımız bu seyahat ile ilgili yazının sonunda çocuklular ve bebekliler için de bir kaç şey yazarım diye niyet etmiştim ama şehri ve seyahati gözümde gün gün yeniden canlandırmama karşın zihnimde canlanan tek bir çocuk figürü olmadı!! Hayret ettim. Resmen çocuklar gözümde görünmezmiş o zamanlar. Şimdi öyle mi? Her şeyden önce çocukları görüyor gözüm. Algıda seçiciliğin bu kadarı! E şimdi bu milat değil de nedir sevgili dostlar?
Biyolog değilim. Malumunuz, ekonomistim. Ama değişik konulara da kafa yorarım biraz. Daha önce bahsetmiştim: anne olduktan hemen sonra bence beyinde annelikten önce  aktif olmayan ve atıl durumda bekleyen bir takım işlevler devreye giriyor. ‘’Bir bebeğin ağzına ya da burnuna battaniye gelir de nefes alamaz mı acaba? ‘’ diye hiç düşünmemiştim mesela doğumdan sonraki bebekle ilk gecemize kadar. Beynimdeki atıl vaziyette duran ve anne olduğum anda devreye girdiğini fark ettiğim uyarı-ikaz butonunun varlığını o anda anladım. Zaten o ana kadar böyle bir butonun olduğunu da bilmiyordum. Neyse, o gün bugündür yani tam 38 aydır söz konusu uyarı-ikaz butonu devrede canlarım. Ve sanıyorum ki hep de devrede kalacak. Doğa biz analara böyle bir duygu veriyor ki bebelerimizi koruyalım, onlar da sağ salim büyüyebilsinler. Yoksa geceleri ağır uykularında bebek ağlamasını bile duyamayan babalara kalırsa bebeler ser sefil olur, insan nesli de çok uzun ömürlü olmazdı kanımca.
Özellikle bebeğin ilk yıllarında, yani temel ihtiyaçlarının hepsinin annesi tarafından karşılanması gerektiği, bunu takiben bebeğin yürümeye, konuşmaya ve tuvalete çiş yapmaya başladığı ve iki yaş civarına tekabül eden zamanlardan, çocuğun nereden ne tehlike ve ne gibi zarar gelir diye düşünüp de kendini en azından fiziksel olarak korumaya başlayabileceği yaşlara kadar bu uyarı-ikaz butonu tam kapasite çalışıyor annenin beyninde. Bu nedenle anne olmuş bir kadının beyninden, hele de bebeğin ilk yıllarında (uykusuzluk da cabası) fazla randıman beklemeyiniz  efendim. Anahtarını nereye koyduğunu unutur, önemli randevuları unutur, ütüyü prizde, yemeği ocakta unutur…Kafa kendiliğinden sürekli tehlikelere karşı önlem alma modunda çalışıyor, kolay mı? Daha ilk günden burnuna battaniye tıkanır mı ile başlayan süreç boğazına yemek kaçar mı, koşarken düşer mi, parmağını prize sokar mı, arabanın kapısını açar mı, merdivenden yuvarlanır mı gibi sorularla devam ediyor.
Priz, sıcak ütü vb. tehlikeler az çok herkes tarafından bilinen ve öngörülen tehlikeler. Bunlarla ilgili ben de endişeleniyor ve elimden geldiğince önlemimi alıyorum. Ancak benim beynimde bulunduğum duruma ve ortama göre farklı tehlike çanları da çalabiliyor. Üstelik çocuksuz iken defalarca bulunduğum bir ortam bile olsa daha önce böyle bir tehlikenin varlığı hiç de aklıma gelmemiş diye şaşırıyorum. Size de oluyor mu? Yoksa ben mi biraz ileri gidiyorum? Bir kaç örnek:
– En büyük korkularımdan biri araba kapıları. Bir şekilde parmağını sıkıştıracak diye korkuyorum. Ya dikkatsiz bir anıma gelirse? Ya arabaya binenlerden biri çocuğun parmağını fark etmez de kapıyı sert ve hızlı bir şekilde kapatır, çocuğumun parmağı sıkışırsa?  Bir de ben ve babası dışındaki insanlar da neden bizim kadar dikkat etmiyorlar diye de kızıyorum ha! Sanki mecburiyetleri varmış gibi…Sanki ben çocuktan önce bu kadar hassas ve dikkatliymişim gibi. Ne ayıp!
– Ev kapısını açarken anahtarlık çocuğun göz hizasında oluyor. Çocuk dediğin de kıpırdak bir yaratık. Bizim ki öyle yani; şimdi her çocuk da bizimki gibi demeyeyim. Ya kapıyı açarken anahtarlıktaki diğer anahtarlar çocuğun gözüne isabet ederse?
– Kızım ve ben evde yalnızken, odalardan birinde veya balkonda kilitli kalırsam da çocuk evde yalnız kalırsa? Üstelik pencere ya da balkon kapılarından biri mazallah açık kalmışsa? Kabus!! Ya da tam tersi: odada veya balkonda çocuk kilitli kalırsa?
Bu sonuncusu başımıza Riga’da kaldığımız evde geldi. Yatak odasına girip kapının arkasındaki anahtarı çevirerek kendini odaya kilitledi!!! Aklıma hemen odanın penceresinin  açık olup olmadığı geldi. Neyse ki kapalıydı; çünkü hava eksi üç dereceydi! Panik yaptığımızı belli edip O’nu korkutmadan sevgili hatunumuzu anahtarı tekrar çevirmeye ikna ettik de krizi atlattık şükür. Tabii ki o andan sonraki ilk işim anahtarı kapıdan alıp ulaşamayacağı yerlere saklamak oldu. O günden beri de artık gittiğim yerlerde kontrol ettiğim şeyler arasında kapı kilitleri de var.
Çocukla bir başkasının evine ya da bir mekana gidiyorsam daha oraya adımı atar atmaz bizim yerinde durmaz kıpırdak için tehlike oluşturabilecek bir şey var mı diye etrafı kolaçan ediyorum? Açık kapı- pencere, kolayca erişilebilir bir noktada priz, elektrikli aletler, kırılabilecek ve ev sahibini üzebilecek değerli eşyalar, ocakta ve çocuğun ulaşabileceği yükseklikte kaynayan tencere ya da çaydanlık…varsa önlemimi alıyorum.
Seyahatlerde konaklayacağımız yer neresi ise -ev ya da otel fark etmeksizin- ilk işim yine etrafı kolaçan etmek oluyor.  Otellerin bazıları çocuk dostu olabilir ama pek çoğu yinede odanın dizaynını çocuğa göre yapmıyor. Daha odanın kapısını açar açmaz beynim kendiliğinden uyarı ikaz butonunu devreye sokuyor;  tehlikeli noktalar adeta kırmızı ışıkla beynimde yanıp sönüyor. Etraftaki prizlerin önüne komodin çekiyorum. Balkon kapılarını çocuk tarafından açılamaz hale getiriyorum. Mesela en son Tallinn’de kaldığımız otel odamız her halde beşinci katta falandı ( kaçıncı katta kaldığını bilmiyor musun diyenleri Tallinn yazımı okumaya davet ediyorum). Yer hizasında ve küçük çocuğun sığabileceği büyüklükte, üstelik parmaklıksız ve de kolayca açılabilecek bir pencere vardı odada. Orada bir pencere olduğunu görmek bile maharet isterken  odaya girdiğimizin daha ikinci dakikasında ben pencerenin önüne buzdolabının olduğunu dolabı siper etmiştim bile!
Çocukla seyahatin asıl zor olan kısmı tam olarak bu bence. Yoksa altını değiştir, emzir, yedir, uyut…Bunlar ne çok fazla emek ne de çok fazla zaman ve dikkat isteyen şeyler. Asıl mesele koyduğun yerde durma evresini tamamlamış, başka bir deyişle emeklemeye ve hatta yürümeye başlamış bir bebek ya da çocukla seyahat etmek. Nereden ne tehlike gelir diye düşünmekten bazen beynimdeki uyarı ikaz butonu error veriyor adeta. Günün sonunda harap ve bitap düşmüş halde yatağa devriliyorum çoğu zaman. Bu, çocukla seyahatin çocuğu tehlikelerden koruma kısmı. Daha bunun ”soğuk mu üşütür mü? Terli mi rüzgar alır mı? Sinek soktu alerji olur mu? Şunu yedi zehirlenir mi? ”Kısmı var ki; apayrı bir konu.
Peki ne yapalım? Çocukları bakıcılarına bırakalım veya  anneanne- babaanneye postalayalım da rahat rahat gezelim mi? Yoksa iyice büyüyene kadar gezme tozma işlerini bir kenara mı bırakalım?
Hayııırr!! Olamaz!! Gezme tozma işleri rafa kalkamaz bir kere. Hayat kısa, görecek çok yer var, kaybedecek vakit yok. Sonra..arada bir olur ama çocuğu bakıcıya, anneanne veya babaanneye satıp da gezmek de olmaz. Neden mi? Bir kere aklınız O’nda kalır, kalmaz mı? Telefonla sormayacak mısınız en azından günde iki-üç defa? Sonra gezerken ‘’Ayy bunu da çok severdi, şimdi keşke burada olsaydı’’ diyeceksiniz, hatta bir sonraki cümleniz ‘’ bir de O’nu getirelim buraya, O’nunla da gelelim’’ olacak. Bahse girerim.Vicdan yapacaksınız. İnanmazsanız deneyin görün.
En iyisi alın bebeklerinizi –çocuklarınızı, onlarla gezin. Hayatınızın bir dönemi de böyle geçsin, ne olacak? Yaşlanınca zaten yine baş başa kalacaksınız merak etmeyin. Hem yaşlanıp emekli olunca eşinizle uçsuz bucaksız bir muhabbet mevzunuz olacak karşılıklı kahvelerinizi yudumlarken: çocuğunuzla yaptığınız keyifli, heyecanlı , bol maceralı ve sürprizlerle dolu seyahat anılarınız…
Sevgiler.

 

”Şuncacık Çocukla” Nerelere, Nasıl Gidilir?

Kızımla seyahatlere kendisi üç aylıkken başladım. ”Şuncacık bebekle ne işin var oralarda otur evinde” bakışları ile de o zaman tanıştım, müşerref oldum, halen de sık sık görüşürüz bu bakışlarla. Seyahat ve gezilerimiz sayesinde arayı hiç açmıyoruz, maşallah!
Sadece bakışlarla sınırlı değil tabii ki. Benim kafama koyduğumu ve doğru bildiğimi muhakkak yaptığımı bilenler bakış atmakla yetinmek zorunda kaldılar, yazık. Ama bilmeyenler bakışlarını sözlere de dökmekten geri kalmadı. ”Bu yaşa kadar gezdiğimiz tozduğumuz yetmez miymiş” de, ”azıcık da evimizde otursaymışız ” da, şuncacık çocukla yollara düşüyormuşuz, hem biz sersefil oluyormuşuz, hem  el kadar bebeği yollarda sefil ediyormuşuz da, hasta olurmuş da, düzeni bozulurmuş da…Böyle uzayıp giden bildik tanıdık cümleler… Kimisine sabırla yanıt verdim, makul makul. Ne kadar anlatsam da fikri değişmeyecek olanlara da kısa yanıtlar verdim, geçtim. Ama gezmekten vazgeçmedim. Öyle böyle derken yıllar geçti. Üç aylık bebek büyüdü, üç yaşını geçti. Bu üç yılda bile ne kadar güzel seyahat anılarımız var. İyi ki gitmişiz, iyi ki gezmişiz. İyi ki hem kendimizi hem de kızımızı bu anılardan mahrum etmemişiz.

Okumaya devam et

”Neden Ağlıyor?” ‘un kardeşi ”Nesi Var?”

Ağlayan ÇocukBir de büyük kuzenleri var bu iki kardeşin: ”Çocuk ağlıyor”  ile ‘Al annesi ağlıyor!”  
Bu kardeşlerle kuzenleri tanımayan var mı sevgili analar? Var diyen beri gelsin, soracağım; nerede yaşıyor acaba?
Ağlama konusu annelikle birlikte bambaşka bir boyut kazanıyor günlük hayatın içinde.
Annelik insanı gerçekten başka bir evrene geçiriyor. Beynin çalışma şekli, çevresini algılayış biçimi kökten değişiyor insanın. Haliyle yüz metre çapında yer alan herkes ile ilişkisi, onlar hakkındaki düşünce ve duyguları da baştan aşağı bir değişim ve dönüşüme uğruyor. Bu yüz metre çaplı halkanın merkezinde siz ve bebeğiniz olsun. Sonra halka dışa doğru çemberlerle genişlesin.  Hayal edebildiniz mi? Konuyu anlatabilmek için somutlama yapıyorum dikkat ederseniz. Analık insana bilmediği şeyleri bile bildirip yaptırıyor! Heyhat! Neyse…

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil!

castel saint angel melekler müzesi roma-annelik engel değil

 

”Ben magazin sevmem,takip etmem, belgesel izlerim, film izlerim” demeyin sakın. Tamam belgesel, film, eğitici-öğretici programlar izleyeniniz vardır elbette ama magazin hiç izlemiyorum/takip etmiyorum demesin yani!! İlle de kıyısından köşesinden gözümüze takılır bakarız, dürüst olalım!
Küçük bir test yapalım isterseniz: Tarkan’ın evlendiğini bilmeyeniniz var mı mesela, el kaldırsın? Hiç sanmıyorum! Demek ki az da olsa magazinsel tarafımız varmış değil mi sevgili kardeşlerim? O zaman özellikle de hayatının bir kısmını sahnede, podyumda, sinemada yani bir şekilde ünlü olarak geçirmiş ve sonra anne olmuş ünlülerimizden gelen şu cümleler eminim tanıdık gelecek sizlere ”Anne olunca hayata farklı bakmaya başladım.”  , ”Annelik hayatımı değiştirdi.”, ” Anne olduktan sonra başka bir insan oldum. ” …

Okumaya devam et

Evli, Mutlu, Çocuklu…Ama Uykusuz!

Aslında şöyle olmalı doğru ifade : evli, çocuklu, uykusuz …e doğal olarak, mutsuz!!
Bu cümleleri tam tamına 25 ay boyunca 4 saat kesintisiz uyuyamamış, gecelik uyku süresi ise toplamda da zaten 4 saati geçmemiş bir ana olarak söylüyorum. İlk kez 7 saat kesintisiz uyku uyuduğum gecenin sabahı adeta yeniden doğmuş gibi hissetmiştim. Hani bazı hisler vardır da ancak o hissi yaşayınca anlarsınız varlığını, bu his de öyle bir şey işte. İçimden ‘Allahım yaşamak ne kadar da güzel bir şeymiş meğerse’ diye geçirdim.
Uykuyu çok seven biri değilimdir aslında. Pazar günleri bile erken kalkarım. Sabah insanıyım zaten. Sabahın sessizliğini, tazeliğini yaşamayı severim. En çok uyuduğum günler de 7-8 saati pek geçmezdi. 36 aylık anne olarak an itibariyle uykuya atfettiğin önemi şöyle özetleyebilirim:  dünya bir yana uyku bir yana !

Okumaya devam et