Büyük Britanya, 1. Bölüm : Cambridge

Ailecek bir hafta İngiltere’deydik.
Cambridge’in Boxworth kasabası ikametli, günü birlik Londra gezili Great Britania maceramıza buyurunuz!
İngiltere’nin zihnimdeki en eski izi elbette ki sevgili Prenses Diana’nın ölümüne ait. Bir önceki neslin (annemlerin yani) şaşaalı düğününü izlediği, gelinliğinin kuyruğunu günlerce konuştuğu kadının düğünü ile neredeyse aynı ölçüde ses getiren cenaze törenini izledi bizim nesil de. Aklımda Diana’nın iki oğlu Prens William ve Prens Henry’nin  annelerinin cenazesindeki vakur duruşları kalmış…

İngiltere deyince bir de Oxford – Cambridge faktörü var tabii ki. Oxford’un zihnimdeki en eski izi ”Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” cümlesine ait elbette :)) Ve tabii ki İngilizce hazırlık sınıfında aldığım İngilizceden İngilizceye Oxford sözlüğüm. Cambridge de Oxford ile benzer kaderi paylaştı zihnimde: İngilizce ders kitapları ve sözlüklerde ismini görürdük. Ulaşılmaz yerlerdi gözümüzde o zamanlar. Oralarda okumak da herkesin harcı değildi zaten. E hala da öyle.
Londra’ya gelecek olursak. Zihnimi şöyle bir yokladım da. Coğrafya derslerinden kalma  İngiltere’nin başkentidir bilgisi var tabii zeminde. Bir de hava şartları: Her mevsim yağışlı ve bol bulutlu. En sevmediğim! Güneş şart!
Bir de Londra deyince aklıma Elif Şafak geliyor yahu! Neden mi? Bir zamanlar bir yerlerde okumuştum. Kendisinin kitaplarını ancak Londra’da yazabildiğini, hatta iki çocuğunu ve -elbette ki- bakıcısını alıp Londra’ya giderek aylarca kapanıp kitap yazdığını belirtmişti bir röportajında. Eklemişti bir de:  ”Kendimi İngilizce daha iyi ifade ediyorum!!”  Peh!
Snop, soğuk ve mesafeli İngilizler, yağmurlu ve bulutlu şehir…Düşününce pek de seveceğimi ummadığım bir şehirdi Londra.
Ama seveni de beğeneni de çoktu hani. İstanbul gibi, New York gibi hiç uyumayan, sanatın ve kültürün gerçek anlamda kalbinin attığı bir şehir. Dünyanın en önemli ekonomi ve finans merkezlerinden biri, bir yandan da kraliçelerin, prens ve prenseslerin, sarayların şehri. İnsan merak ediyor tabii.
Merakımızı giderdik şükür.
Gelelim bizim gezimize.
Avrupa’nın pek çok ülkesine, bir kaç da uzak doğu ülkesine gitmiş biri olarak ilk kez uçağa biniş kapısında fazladan bir x-ray cihazı kontrol noktasından geçtim. İngilizlerin bu hassasiyetleri ve kuralcı oluşları kulağıma gelmişti. Başlıyoruz dedim içimden.
Yolculuğumuz yine sabahın bayağı erken saatlerinde başladığından ve İngiltere de yerel saatin bizden geri olmasından ötürü Londra Stansted Havalimanına indiğimizde daha öğlen bile olmamıştı. Havalimanından National Express adlı otobüs seferleriyle Cambridge merkeze ulaştık. Otobüsten indiğimiz gibi günlük güneşlik havadan nasibimizi alalım dedik ve valizleri bir kenara koyup güzelim parkın tadını çıkardık. Daha doğrusu, saatlerdir uçakta sıkılan bizim küçük hanım çıkardı.
Bir hafta boyunca bizden yüzünü hiç esirgemeyen güneş, çok şanslıydık
Sonrasında iyice yorularak otelimizin bulunduğu Boxworth kabasına taksi almak suretiyle ulaştık.
Boxworth gözlemlediğim kadarıyla, şehir merkezinden biraz uzak ama bağlantı yollarının üzerinde bir kasaba. Şehir merkezinin dışında daha sakin bir hayat sürmek isteyenlerin müstakil evlerde oturduğu bir yer. Evler gerçekten çok güzel ve gerçekten de çok sakin huzurlu bir kasaba. Tercihler tartışılmaz tabii ama Cambridge merkezi de bana o kadar sakin huzurlu ve güzel göründü ki en yakın marketin yarım saat uzakta olduğu bu kasabada yaşamanın gereksiz olduğunu düşündüm ne yalan söyleyeyim. Ülkemizin son derece hareketli gündemi, özellikle metropollerinin kaosu ve karmaşası da bana böyle düşündürtmüş olabilir tabii.
Boxworth yollarında
İnsanlar son derce saygılı. Herkes kendi halinde. Hiç bir şekilde rahatsız olmuyorsunuz. Müthiş bir konfor! Yaşayan bilir ancak.
Ertesi gün Cambridge şehir merkezini keşfe çıktık. İlk nereye gittiniz diye sormuyorsunuz umarım? Hayallerimizin ve sözlüklerimizin okulu: University of Cambridge!
Efsane gibi gelen isimlerin gerçek insan olduğunu anladığın o an
Kampüsü ve kampüsün yakın çevresi akıllı insanlarla dolu. Bu cümle komik geldi biliyorum ama gerçekten öyle. Gitseniz siz de böyle hissedersiniz. Etrafınızda beyni dolu insanlar olduğunu hissediyorsunuz adeta. Değişik bir his.
Newton’un yer çekimini bulmasına vesile olan olayın gerçekleştiği yer Cambridge’in kampüs sınırlarındaymış. Newton’un başına elma düştüğü ağaç da bu kampüsteymiş yani.
yandan kesiyor şimdilik ama umarım gelecekte de öğrencisi olmayı başarır
Gözüme çarpan bir diğer unsur da şu: bisiklet.
Aman Allahım! Bu kadar bisikleti bir arada görmedim. Herkes bisiklet kullanıyor. Her yer bisiklet parkı. Her sokakta bisiklet tamircisi var. Yollarda kişisel otomobil tek tük. Anneler-babalar çocuklarını kreşe bisikletleri ile bırakıyor.
İşte böyle bir şeyi bisikletin arka kısmına monte ediyorlar. Çocukları bununla taşıyorlar. Yağmur, çamur ve soğuk da geçirmiyor. Harika değil mi? Hem süren kişi spor yapmış oluyor, hem egzoz gibi bir çıktısı olmadığından çevreci, hem de trafik gibi bir soruna mahal vermiyor. Keşke bizde de olsa. Ama biraz zor. Bunun için bisiklet kültürünü iyice oturtmak lazım. Uygun yollar lazım. Araç sürücülerinin bisikletlilere gereken özeni ve dikkati göstermesi lazım vs vs. Yiyecek daha çok ekmeğimiz var anlayacağınız.
Ne diyordum? Cambridge. Ambiyansı, kokusu, dokusu gerçekten hayran bırakacak cinsten. Yani insan okumak istiyor böyle yerlerde. Daha fazla öykünmeden kapatalım bu bahsi canlarım.
Cambridge’de pek çok College var. Bu Collegelar bizim lise düzeyinde eğitim veren kurumlara benzetilebilir ama bundan çok daha fazlası. Her Collegeın prestiji kendine has. Her biri yüzlerce yıllık okullar. Buralara kabul edilmek, edilince layıkıyla okuyup mezun olmak kolay işler değil. Maddi olarak da öyle. Yani kraliyet ailelerinin evlatlarının okuduğu yerler olduğunu düşünürsek maliyetleri hakkında üç aşağı beş yukarı fikriniz olur. Maliyetlerden öte gerçekten son derce donanımlı dehalar yetiştirip en iyi üniversitelere öğrenci gönderen okullar. Bize nasip olmadı ama belki yavrularımıza inşallah dedik. Buralara geleceğimizi bilsek yavrumuzun göbek bağını Brüksel’e değil buraya gömerdik.
trinity college campüsü
Biz Trinity College ve Kings College’ın kampüslerini gezdik. Her ikisinden de büyülendiğimi söylersem abartmış olmam. Tarih kokan binalar, muhteşem inanılması güç derecede düzenli, temiz ve muntazam bahçeler, köprüler, sallar… Her biri botanik parkıymışçasına peyzaj güzellik. Okuyamam ben yahu öyle bir yerde. Okuyamam, şair olurum, yazar olurum yani. Teorem ispatlanmaz, fizik – kimya deneyleri yapılamaz o güzelliklerin içinde.
trinity college kampüsü
Kings College
Cambridge pek çok müzeyi de bünyesinde barındıran bir şehir. İlk olarak  Sedgwick Museum gezdik. Burası Cambridge Üniversitesinin ilk olarak 1738 yılında kurulmuş olan en eski müzesiymiş.Bünyesinde barındırdığı sayısız parça ile dünya tarihine, milyonlarca yıl öncesine yolculuk yapıyor içinde bulunduğunuz zamanı unutuyorsunuz.
Fosiller ve özellikle dinozor iskeleti bizim kızın oldukça ilgisini çekti. Daha önce de bahsettiğim gibi müze gezmeyi seviyor.
Bu seyahatimizde gördüğümüz diğer müzeler gibi bu müzede de çocuklara yönelik ilgi çekici faaliyet ve objeler var. Bir tanesi de Dünya haritası şeklinde olan tahta yapbozlar var örneğin. Bir kaç çocuk başına toplanıyor, birlikte yapmaya çalışıyorlar. Müzeye giriş ücretsiz. Asansör ve tuvalet var. Çocuklular için uygun yani.
Cambridge de gezdiğimiz diğer müze Fitzwilliam Museum
Fitzwilliam Museum
Müzenin büyük beyaz sütunlu binasına son derece hoş ve bakımlı bir bahçenin içinden geçerek giriyorsunuz. Girişte sizi dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli zamanlarda kullanılmış savaş silahları, şövalye giysileri, oklar, kılıçlar, miğferler karşılıyor.
İlerledikçe farklı dönemlerde ve Uzak doğudan bizim topraklara Anadolu’ya kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafyada farklı dönemlerde kullanılan objelerin sergilendiği alanlara giriyorsunuz. Bir kadın olarak mutfak eşyalarının sergilendiği bölümde en dikkatimi çeken parça şu oldu:
Şık ve zarif değil mi ama? Hem de oldukça kullanışlı bence. Fotoğrafını çektirdim ki bir gün bu parça ile zengin bir kraliyet sofrası kurabilecek duruma gelirsem özel olarak yaptıracağım inşallah. Biliyorsunuz   Cambridge Düşesini kendime dünür tayin etmiştim daha George’un doğduğu gün. İşte dünürlerimi ağırlarken kullanmayı planlıyorum bu parçayı :)))
Bu müzenin içinde aynı zamanda hoş bir de cafe var. Taze filtre kahve kokusu tüm müzeye yayılıyor ve sizi kendine çekiyor zaten. Buraya ait bir fotoğraf daha paylaşmadan edemeyeceğim:
yorumsuz..
Cambridge de son gezdiğimiz müze yine Cambridge Üniversitesine ait Arkeoloji müzesi. Müzenin girişindeki görevli bizim bücüre boyanmak üzere bir resim ve boya kalemleri verdi. Biz müzeyi gezerken o da resim boyadı.
Müze bünyesinde sizi şaşırtacak pek çok abje görmek mümkün. Bir tanesi de binlerve yıl öncesine ait bir kadın mezarı ve mümyasıydı ama fotoğrafını çekmeye bile korktum!
Müzeden bir kaç kare:
Cambridge’de ne yenir derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Fastfood zincirleri var. Bildiğimiz Marks & Spencer mağazasının gıda marketleri zinciri var. Bu marketlerden soğuk sandviçler alabilirsiniz damak zevkinize göre. Ya da açık pazarlarda satılan sokak yemeklerinden yiyebilirsiniz.Genellikle Hint ve uzak doğu mutfağı oluyor bunlar. Yeme içme konusu İngiltere’de sıkıntılı. Bunu net biçimde anladım. Yani aç kalmazsınız elbette ama, bana göre değil.
Yazıyı bitirmeden Boxworth’de konakladığımız Ramada Otel hakkında da iki satır yazmak isterim. Daha önceki Ramada Otel konaklamam Güney Kore’deydi. Standardı olan bir otel. Tavsiye edilir.
Boxwort- Cambridge gezimizden bu kadar. Gelecek yazı efsane şehir Londra. 
Bekleyiniz efendim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir