Beypazarı- Lagania

Share
Lagania, Beypazarının bilinen ilk adı ve ”kaya doruğu ülkesi” anlamına geliyor.
Anadolu’nun ortasındaki bu küçük tarihi vahayı nasıl da bugüne kadar göz ardı etmişim kendime şaşırdım doğrusu. Ankara’da doğdum, büyüdüm, burada yaşıyorum, Beypazarlı onca arkadaşım oldu, Beypazarı kurusu yedik afiyetle, meşhur yaprak sarmalarının lezzeti herkesin dilindeydi, Beypazarı tarhanasını aradık hep tarhana alırken, Beypazarı maden suyunu zaten bilmeyen yok, üstelik her gün de içtik neredeyse ama yanı başımızdaki bu güzelliği gidip görmeyi es geçmişiz.

Sonunda, geçtiğimiz kurban bayramının arefe gününde ‘hadi gidelim’ dedik. Sabah 10’da yola çıktık. Vardığımızda saatler 11’i gösteriyordu. O kadar da yakın yani Ankara’ya. İç Anadolu’da yaşayanlar bilir. Bu bölgenin şehirler arası yollarının manzarası çok karakteristiktir. Tabiri caizse ‘dağ-taş’ tır. Öyle ki bazı alanlarda tek bir ot bile göremezsiniz. O kadar yeşil fakiridir.
Beypazarı’na giderkenki 1 saatlik yolculuğumuzun bir kısmı bahsini ettiğim yol manzarası ile geçti. Ama yaklaştıkça  çevre daha da yeşilleniyordu sanki. Bir an Ege yollarına mı düştük acaba dedim hatta.
1 saatin sonunda Beypazarı şehir merkezine vardık ve meydana bağlanan sokaklardan birine arabamızı park ettik. Muhteşem üçlü olarak Beypazarını keşfe çıktık. Üçlümüzün en küçük olanı ile turistik ve bol yürümeli bir gezi yapmak elbetteki çok kolay değil. Hazırlıklıydık. Sinirlerimizi bozmadık :)) Çünkü kendisi sıkıldığı anda ”yoruldum, susadım, çişim geldi, acıktım” gibi nidalarla bizi bizden alıyordu.
Şehir merkezindeki meydanda sizi ilk karşılayan meydandaki havuç heykelleri. Rengiyle, biçimiyle bana çok sevimli geldi. Heykel de denemez aslında,daha çok maket. Bu maketlere sırtınızı döndüğünüzde karşınıza çıkan sokak Alaaddin Sokak. Tarihi konakların en yoğun bulunduğu  bu sokak aynı zamanda yörenin telkari, dokumacılık, yemenicilik, el işleri, dövme bakırcılık, demircilik, semercilik, saraçcılık gibi zanaatlarını icra eden dükkanlarının bulunduğu en hareketli, en canlı sokak.
beypazarı alaaddin sokak
Alaaddin sokaktan…
Bu devirde bu zanaatlar ile uğraşanlar kaldı mı diye soracak olursanız, ki benim de aklımdan aynı soru geçiyordu. Cevap: Evet. Birincisi hala bu tür el yapımı ürünlerin alıcısı ve kullanıcı var. Bu zanaatler ile geçimini sağlayan da. Ayrıca biraz araştırınca gördüm ki bu tür el işçiliklerinin yörede sürekliliğini sağlamak amacıyla devlet eliyle desteklendiğini de öğrendim.
Beypazarı- el işleri
yazmalar, bindallılar…
Dükkanların önünde satılanları görünce çocukluğuma gittim resmen. Bakır kazanlar, davul fırınlar, güğümler…Evlerde sobaların yandığı ve kettle’ ın henüz mutfaklarımızda baş köşeye yerleşmediği yıllarda her sobanın üzerinde bu güğümlerden kaynardı. Hazırda sıcak suyun bulunması bakımından.
Beypazarı-bakırcılar
Bakırcılar
Alaaddin sokaktan 80 katlı Beypazarı Baklavası ve Beypazarı kurusu almadan çıkmadık elbette. Kuruları taze taze fırından çıkarır çıkarmaz vitrinlerine koyuyorlar. Kapıdan her geçene de cömertçe ikram ediyorlar. Zaten bu lezzeti tattınız mı daha fazla almadan edemiyorsunuz. Dilediğiniz kadar satın alın, eve gelip kapalı bir poşette ( poşeti de veriyorlar alırken) buzdolabında hiç bayatlamadan aylarca saklayabilir, canınız çektikçe yiyebilirsiniz.
Beypazarı-Beypazarı Kurusu
Alaaddin sokak için söyleyebileceğim tek olumsuz şey çocukların dikkatini çekmesi kaçınılmaz olan oyuncak vb. ürünlerin tam da onların göz hizalarına gelecek şekilde adeta bubi tuzakları gibi sokak boyunca dizilmesiydi. Bu nedenle iki ileri bir geri yürümek zorunda kaldık.  Nedereyse gördüğü her oyuncağı isteyen bizim bücür karşısında yenilmedik, paçayı baloncuk ve rüzgar gülü almakla kurtardık. Elbette ağladı, mızmızlandı, söylendi ama artık öğrendik bu işi; duygu sömürülerine gelmiyoruz.
Beypazarı-toprak kaplar
Alaaddin sokaktan sonra küçük bir yokuşun tepesindeki Rüstempaşa Okulu idi. 1928 yılında inşa edilen bu okul Beypazarı Belediyesi tarafından satın alınarak ”Beypazarı Kent Tarihi Müzesine” dönüştürülmüş. Yokuşu çok yorulduğu (!) için babasının kucağında çıkan küçük hanım müzeyi o kadar sevdi ki yorgunluk falan unutup oda oda koşturdu sürekli. Müzeyi sevmesindeki en büyük neden elbette ki özenle yapılmış maketlerdi.
Beypazarı-kent tarihi müzesi-giriş
Okulun bir zamanlar sınıf olarak kullanılan odaları farklı dönemleri anlatan odalara dönüştürülmüş ve her dönemi bir maketle temsil etmişler.
Beypazarı-Eski çağlarda
Beypazarı- St. Theodor
M.S. 6. ve 7. yüzyıllarda o zamanlar bir Roma köyü buralar. St. Theodor da o zamanlar yaşayan bir keşiş.
Beypazarı-cumhuriyet yılları- şükriye öğretmen
Beypazarının tarihi el işçiliği ustalarının kullandıkları alet ve makinaları ile maket halinde sergilenmesi açıkçası beni de büyüledi. Tahminimin oldukça üzerinde ve kaliteli içeriğe sahip bir müzeydi.
Beypazarı-kunduracı
Beypazarı-nalbant
beypazarı-semercilik
Müzeden çıktıktan sonra yokuşun hemen dibindeki Halk Evinde biraz dinlenelim istedik. Sakin ve güzel bir mekan. Plastik oyuncaklardan oluşan mini bir çocuk parkı da vardı hatta. Bizim kızı epeyce oyaladı biz de rahatça kahvemizi, çayımızı içtik.
Halk Evi’nden çıkınca hemen solunuzda Filiz Akın Sokağını görecesiniz. Zaten kocaman bir tabelası var. Benim miyop gözlerim bile görebildi. Filiz Akın’ın Ankaralı olduğunu biliyordum ama Beypazarlı olduğunu bilmiyordum. Meğer buradaki konaklardan birinde doğmuş.
Sonraki hedefimiz Hıdırlık Tepesiydi ama bizim küçük hatun ciddi şekilde arıza çıkarmaya başladı. Kendisi için sıkıcı bir ortam kabul ediyorum. Dar sokaklar, eski evler…Oyun yok, oyuncak yok, arkadaş yok!!
Tepeye çıkmaktan vazgeçtik. Zaten güneş ve sıcak hava da bizi rahatsız etmeye başlamıştı. Dönmeye karar verdik ama Beypazarına girerken tabelalarını gördüğümüz ”yaşayan köy” aklımız geldi. Buranın adını daha önce bir Ankara turistik gezi haritasında görmüştüm. Yol üzeriyse gidelim, bizim kız tavuklara ördeklere bakar biraz. Geziden O da kendine bir şeyler çıkarsın evler, sokaklar arasında patladı çocuk sıkıntıdan dedik. Beypazarı şehir merkezinde yaklaşık 10 km uzakta, gidiş dönüş iki şeritli, asfaltı bile olmayan bir yoldan gidiliyor.
Tahminimiz adı yaşayan Köy olduğundan içinde tavuklar, ördekler, belki koyun ve keçiler olan bir alan olduğu yönündeydi. Ama karşımıza çıkan tahminlerimizin çok çok üzerinde gerçekten yaşayan bir köydü.
”Yaşayan Köy” ü de bu yazıda anlatıp geçmeyeceğim sevgili izleyenler. Çünkü kendisi özel bir yazıyı hak ediyor. Bir sonraki yazıda bahsedeceğim buradan.
Yaşayan köy gezimiz de bitince; ki bitirmesi oldukça zor oldu. Çünkü bizim küçük hanım bu köyü o kadar sevdi ki burada kalalım gitmeyelim diye dakikalarca ağladı. Dönüş yoluna geçtik. Dönerken yol üzerinde Ankara’nın domatesleri ve dutlarının lezzetiyle ünlü bir başka ilçesi Ayaş’tan tam da mevsiminde domates aldık. Hatta eğer isterseniz domates tarlalarına kendiniz girip dalından kopararak da alabiliyorsunuz.
İstanbul- Bağdat yolunun en önemli duraklarından biri olan, tarihi ta Hititlere kadar dayanan bu şirin ilçenin yakınına yöresine yolunuz düşerse buraya sapmadan sakın geçmeyin.
Ankaralılar!! Sizin de aranızda görmeyenininiz varsa hala burayı, hemen en geç bu hafta sonu gidin görün. Sonra benim gibi neden şimdiye kadar gelmemişim diyeceksiniz emin olun.
Sevgiler.

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir