Bebe Belik Brüksel’deydik!

Geçen yazımda benim ilk yurt dışı seyahatimi anlatmıştım. O zaman ilklerden devam edelim; bu kez de bizim küçük hatunun ilk yurt dışı seyahatini anlatalım. Efendim; yazının başlığından da anlayacağınız üzere bebe belik Brüksel’deydik. Ama ne zaman? Hmmm yaklaşık olarak iki buçuk yıl önce. Bugünden iki buçuk yıl geriye sardığımızda bizim kızın 10 aylık olduğu bir zamanda gitmişiz demek ki. İlk sınır ötesi seyahatini 28 yaşında yapmış olan annesi ile kıyasladığımızda oldukça iyi bir durumda değil mi? Ne demişler? Babamdan ileri oğlumdan geri…
Brüksel’i TRT’nin Brüksel’den bildiren muhabirlerinden biliyordum zaten yıllardan beri. Cümle içinde Avrupa, Komisyon, Konsey, Bakan gibi mühim kelimeler de geçtiğine göre bayağı önemli bir yer olmalı diye düşünürdüm çocuk aklımla. Büyüyüp de iş güç sahibi olunca bu güzide şehrin anlam ve önemini layıkıyla idrak ettik tabii. Bilmeyene, duymayana özetleyeyim biraz.

Brüksel şehri öncelikle, Belçika’nın başkentidir. Ayrıca Avrupa başkenti olarak da bilinir. Çünkü Avrupa Birliği’nin (AB) Avrupa Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu olarak bilinen üç önemli organı ve bunların idari birimleri büyük ölçüde Brüksel’de bulunmaktadır. TRT muhabirinin bildirdiği mekanlar yani; hani sonsuza doğru giden uzun ve büyük binalar, işte onlar.
Belçika- Brüksel- Avrupa Komisyonu Binası
Avrupa Komisyonu Binası
Avrupa Birliği’ne 27 tane ülkenin (İngiltere’yi saymadım artık) üye olduğunu ve bu mühim kurumların da bu şehirde bulunduğunu düşünürseniz her renkten her dilden insanı sokaklarda görmenin mümkün olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.  Bir gün bu mühim kurumların yoğun olarak bulunduğu bölgelerden birindeki çocuk parkında sevgili eşimi bekliyorduk. Yaklaşık yarım saat içinde park UNICEF ‘in kartpostallarındaki gibi renk renk desen desen çocukla doldu!!
Brüksel yerel olmaktan ziyade daha çok uluslararası bir şehir izlenimi bırakıyor insanda. Aslında çok da yanlış değil. Gerek bahsettiğim kurum ve kuruluşların burada bulunması gerek vatandaşlık alma şartları gibi konulardaki avantajı nedeniyle en çok göç alan şehirlerden biri. Bizden de Afyon Emirdağ’lıların epey bir ağırlığı var. Türk mahallesi kültürünü Almanya’da ve diğer bazı şehirlerde olduğu gibi burada da bulmak mümkün. Arap ve Türklerin yoğun olarak yaşadığı belli bölgeler var şehirde. Hatta Türk mahallesi dedikleri bölgede eşeğe ters binmiş Nasrettin Hoca heykeli var!
Belçika-Brüksel-Türk-Mahallesi-Eşeğe-ters-Binmiş-Nasrettin-Hoca.
Eşeğe-ters-Binmiş-Nasrettin-Hoca.
Dil sorununun olmadığını söyleyebilirim. Resmi dil Fransızca ve Felemenkçe aslında ama bazı bölgeler hariç İngilizce ile gayet rahat iletişim kurmak mümkün.
Yollar, sokaklar temiz ve düzenli. Her şey sistematik ve dakik. Bu bakımdan Almanya’ya benzetilebilir. Tam bana göre!
Şehir hakkındaki kısa bilgiyi de verdiğimize göre artık benim 10 aylık bebek ile yaptığım bu ilk yurt dışı seyahatinin ayrıntılarına geldi sıra. Pek çok seyahatimizde olduğu gibi kızım ve ben varış noktasına bizden önce ulaşmış olan babamızın yanına gidiyorduk. Bu seyahatime kadar kızımla tek başıma defalarca yurt içi uçak yolculuğu yapmıştım ama hem bu kadar uzun hem de aktarmalı bir uçuş benim için ilk olacaktı.  Brüksel seyahatine kadar hayatım genellikle o zaman 10 aylık olmuş kızımın etrafında, arada sırada hısım akraba yanına hem ziyaret hem tatil amaçlı seyahatler yaparak ama en en çok da annelik yaparak geçmişti. Doğum iznim henüz bitmediğinden tam zamanlı anneydim. Brüksel dönüşü de işe başlayacaktım. Aylar süren anne topuzlu ve eşofmanlı hayatıma bu seyahat vesilesiyle son vereyim dedim. Saçımı başımı yaptırdım, bakımımı yaptım. Brüksel’lerde boy göstereceğim!! Heyhat!! Sırt çantası, cepleri pasaport, oyuncak, mama ve envai çeşit ıvır zıvır ile dolu mont, bir bebek arabası ve hala anne sütü ile beslenen 10 aylık tombulca bir bebekle Atatürk Havalimanı’ndan Brüksel uçağına bindiğimizde o güzelim fönlü saçlarım kulaklarıma yapışmıştı zaten çoktan. İlk olarak bu seyahatimde anladım ki her ne olursa olsun bebekli bir anne yollarda yalnız ve kaderi ile baş başadır! O kaotik kalabalığın içinde bir toz zerresi gibiydik adeta. Nice yardıma ihtiyacım olan anlarda kaderimle baş başa idim. Ne çantamı tutan, ne bebeğimi tutan vardı. Hatta uçak kapısında bebek arabasını aldığımda bebek arabasını açmak için çocuğu az daha yere oturtacaktım. Yani…3 elim yok. Son anda uçağın pilotu çocuğu kucağına aldı da arabayı açabildim. Bu seyahatimden sonra tüm plan ve organizasyonumu hiçbir surette hiç kimsenin bana yardım etmeyebileceği varsayımına göre yaptım. Size de bunu öneririm. En azından beklentiniz olmazsa, karşılanmadığında hayal kırıklığına uğramazsınız. Yolculuk İstanbul’dan 3 saat. Henüz yürümeyen hatta emeklemeyen bir bebek olduğundan ve yolculuğun yarısını uyuyarak geçirdiğinden uçuş esnasında bir sıkıntı yaşamadım. İndikten sonra; bebek arabasıydı, valizdi falan derken her kızımla babasına doğru yaptığımız yolculuğumuzda olduğu gibi canım eşimi çıkış kapısında görmek yine gözlerimi ışıldattı! Tek başına bebekle gerçekten zormuş!
Brüksel havası benim en sevmediğim türden. Bir açılıp bir kapanan, sıklıkla kapalı, bol bulutlu, yağmurlu ve bana göre kasvetli. Londra’da böyleymiş ama Londra havasının çok müdavimi var. Ben sevmem. Güneş olacak. Kaldığımız ev çatı katıydı, aylardan Ekim’di Brüksel’de ilk günümüzdü, saat sabahın sekiziydi ama güneş neredeydi?? Amman Allahım!! Hava bildiğin karanlık daha güneş doğmamış bile, üstelik soğuk ve üstelik yağmurlu. Burada kalacağımız 10 gün için şafak saymaya başladığım doğrudur ilk gün. Neyse ki sonraki günler şansımıza Brüksel tarihinde belki de eşine az rastlanır türden sıcak ve güneşli günler gördük. Bu sayede de şehri gezebildik.
Peki Brüksel’de nerelere gidilmeli, neler yapılmalı, neler yenilmeli? 
İlk olarak TRT Brüksel muhabirlerinin fon olarak kullandığı ve yukarıda saydığım büyük ve mühim binaları görün. İmkanınız varsa binaların içine girin, bürokrasinin ve Avrupa’nın havasını bir soluyun. Bu önemli işi bitirdikten sonra artık şehri gezebilirsiniz.
Meşhur ve Brüksel denince fotoğrafı hemen her yerde karşınıza çıkan işeyen küçük çocuk heykeli (Manneken Pis) burada. Ama benim tahminimden çok daha küçükmüş heykel. Görmek için hatırı sayılır bir turist öbeğini aşmanız gerekiyor. Bu heykelciğe önemli günlerde giysi de giydiriyorlarmış.
Belçika- Brüksel- Manneken Pis
Manneken Pis
Brüksel dedin mi gözünüzde canlanan şehrin simgesi olan bina Grand Place ( Hükümet Konağı) muhakkak görülmesi gereken bir yer. Zaten görmemeniz imkansız şehrin merkezinde adeta masallardan fırlamış bir şato gibi heybetli ve güzel. Gotik ve Barok mimarinin zarif ve güzelliği ayrıntıda gizli en büyük temsilcilerinden biri olan bu binanın en azından dışarıdan fotoğrafını çekin. Böyle bir sanat eseri ile her zaman karşılamazsınız, söyleyeyim.
Belçika- Brüksel- Garnd Place Şehir Meydanı
Garnd Place -Şehir Meydanı
St Michael ve St. Gudula Katedrali zamanının kraliyet ailelerinin düğün ve cenaze törenlerinin düzenlendiği bir katedralmiş. Gotik mimarinin göğü delecekmiş gibi bir hava yaratan örneklerinden ve şehrin en eski yapılarından biri olması hüviyetiyle gezip görmenizde fayda var derim.
1958 Expo Fuarı için tasarlanmış ve inşa edilmiş, o çağı en iyi temsil edeceği düşünülen demir atomunun bir temsili olan Atomium bugün Brüksel’in modern mimarisinin örneklerinden olup oldukça da fazla turist çekmekte. Bizim kızın ekstra huysuzlandığı ve bizi hiç uyutmadığı; gerçekten hiç uyumadık, bir gecenin sabahında, pazar günüydü gitmeye karar verdik. Uykusuzluk kaynaklı depresyonumuza iyi gelir dedik yollara düştük. Güzel bir parkın içinde, çocuklar için farklı aktiviteler var. Gelenek Atomium’u baş ve işaret parmağı arasına alıyormuş gibi yaparak fotoğraf çektirmek. Biz de eksik kalmadık yaptık tabii :)) Hani Pisa Kulesini ittiriyormuş gibi yaparak fotoğraf çektirmek gibi düşünün.
Belçika- Brüksel- Atomium
Belçika- Brüksel- Atomium
Mini Europe ve Brüksel Çizgi Roman Müzesi.
Mini Europe Avrupa şehirlerinin sembol binalarının minyatürlerinin sergilendiği bir müze
Ten Ten, Red- Kit ve Şirinler… Bizim çocukluğumuzun mihenk taşıdır hepsi. Bu karakterlerin yaratıcılarının Belçikalı olması bu müzeyi şehre kazandırmış denebilir.  Bizimkinden daha büyük çocuklarla gidenler için güzel bir alternatif olabilir diye düşünüyorum. Bir kez daha gitsem bu kez es geçmezdim kesinlikle.
Bois de la Cambre
Bir şehri en iyi temsil eden yerlerinden biri parklardır bence. Öyle bizimkiler gibi yol kenarında 30 metrekarelik olmayacak. Ucu bucağı görünmeyen, yeşili, çimeni mümkünse hayvanı, hayvanatı bol,yürüyüş, koşu, piknik yapabileceğin, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği yerler olmalı parklar. Bu park da onlardan biri Brüksel’e gittiyseniz soluklanma adresiniz olsun burası.
Bir diğer görülesi ve gidilesi park Parc Du Cinquantenaire. Büyük çok büyük bir park ve içinde yer alan üç geçişli kapı parkı daha tarihi bir havaya sokuyor. Koşu yapanlar, piknik yapanlar, çoluk çocuk oynayanlar, protesto gösterisi düzenleyenler… Park alanı içinde Royal Military Museum ve AutoWorld Museum’u da gezmek mümkün.
 Bizim gibi bebe belik gidiyorsanız parklar, zaten en iyi ihtimalle gün sonunda illaki uğrayacağınız  yerlerdir. Biz gittiğimizde sonbahardı. Manzarayı tahmin edersiniz: her tondan yaprak…Romantizm doruklarda…Olsaydı keşke! Parklar genellikle bizim kıza anne sütü verdiğim, kendisinin altını falan değiştirdiğimiz, bizim de fırsat kalırsa bir şeyle yeyip içtiğimiz noktalar oldu.
Yeme içme konusundan bahis açılmışken Brüksel’de ne yenir ne içilir? Biz ne yedik ne içtik sorusuna yanıt verelim. Yazının başında da söylediğim gibi tabiri caizse yetmişikibuçuk milletten insanın yaşadığı bir şehir olduğundan her türlü mutfağı bulmanız ve istediğinizi yeyip içmeniz mümkün. Brüksel ile özdeşleşen yiyecekler : Patates kızartması, bira, çikolata vee waffle! Çikolatası ve waffle ‘ı ile meşhur bir şehirde kocaman çikolatalı ve çilekli bir waffle mideme indirdim evet! Bunu yaptım, pişman değilim. Siz de yapın!
Şehirde çok fazla Türk yerleşik olduğundan Türk restoran ve kebapçılar oldukça fazla. Bizim favorimiz Avrupai dürümler oldu. Türkiye’dekinden farklı yapıyorlar: bol soslu ve salatalı. Biz Ekim sonuna doğru gittiğimizden pek çok Avrupa şehri gibi Brüksel’de Helloween havasına girmişti. Helloween’ın simgesi meşhur bal kabağı çorbasından yemeden dönmedik tabii ki. 10 aylık bebemiz ile iş görüşmelerinin bile yapıldığı bir restoranda yemeği tercih etmemiz biraz şanssızlık oldu ama olsun.
Son olarak bebe belik çoluk çocuk gideceklere ne tavsiye ederim? Benim kız 10 aylıktı. Anne sütü alıyordu. Bu bakımdan ek gıda olarak yanımda tarhana götürdüm (Yemek pişirmeye müsait bir yerde kalıyorduk) Anne sütü dışında yoğurt ve tarhana çorbası yedi, arada bir de meyve püresi, hazır mamalardan.
Her yerde ve her zaman emzirmeye hazır olmanız gerektiğinden eğer tercih ederseniz emzirme örtüsü ile daha rahat edebilirsiniz.
Puset ve yağmurluğu. Zaten bu ikisini her yere götürün.
Hava bir açıyor bir kapatıyor. Bu nedenle farklı kalınlık ve niteliklerde mont, yelek vb. götürürseniz değişken havaya karşı gardınızı alırsınız. Orada olduğumuz 10 gün boyunca dışarı kalın mont ve eldivenle de çıktık, yağmurlukla da tişörtle de. Bu kadar söylüyorum.
Nemli bir yer. Bizim kız gibi alerjik durumları varsa çocuğunuzun ve bebeğinizin hazırlığınızı ona göre yapın. Neli ortam alerjiyi tetikleyebiliyor.
Avrupa Başkenti Brüksel’den bildirdim. İki buçuk yıl gecikmeli oldu ama, o kadar kusur her anada olur, değil mi?
Sevgiler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir