Anı Biriktirmek mi Eşya Biriktirmek mi?

Anı biriktirmek mi Eşya biriktirmek miBir insanı satın aldığı eşyalar mı yoksa edindiği deneyimler mi daha fazla mutlu eder?
Bu konu pek çok kez girdiğim yabancı dil sınavlarından birinde okuma parçalarından biriydi. Söz konusu okuma parçasının ancak ortalarına doğru konunun ilgimi çektiğini fark ettim ve daha hevesli okumaya başladım. Çünkü o sıralar hayatımın en önemli mevzusu sekiz aylık kızımın ek gıdaya geçiş sürecinde iyi beslenebilmesini sağlamaktı. Öğrenim ve çalışma hayatı boyunca çeşitli nedenlerle defalarca sınava girmiş ve belli bir yaşı geçmiş biriyseniz sınav esnasında hayatı sorgulamalara bile varabilecek konsantrasyon kaybı yaşayabiliyorsunuz.  Neyse…

Nihayetinde, konu oldukça ilgimi çektiğinden keyifle okudum, ilgili soruları da aynı keyifle yanıtladım. Okuma parçasının ana fikri özetle şuydu: kişiler belli temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, istedikleri(maddesel) bir şeyi satın aldıkça mutlu oluyorlarmış. Ancak bu mutluluğun sürekliliği sağlanmıyormuş. Konu üzerine bilimsel araştırmalar ve deneyler yapılmış, psikologlardan ekonomistlere kadar pek çok bilim insanı tarafından üzerine makaleler yazılmış. İleriki bir tarihte konuyu araştırırım, hatta blog yazmaya başladığımda bir iki kelam da ben ederim diye o gün bu konuyu kafamın bir köşesine atmıştım. Söz konusu ”ileriki bir tarih” yaklaşık iki buçuk yıl sonrasıymış! Yani bugün.
Yapılan araştırmalara göre parasını ev, araba, telefon, etek, gömlek gibi maddesel şeyleri satın almak yerine deneyimlere; örneğin bir müze gezmeye, konser izlemeye ve özellikle de seyahat etmeye harcayan insanların elde ettiği mutluluk çok daha uzun sürüyor ve hatta bu tarz insanların günün sonunda hayata dair memnuniyeti ve mutluluğu diğer insanlara göre çok daha yüksek oluyormuş.( Benim de ilgimi çekti, ben de bir şeyler okuyayım diyenler için: buraya tıklayınız.)
Konu üzerine yapılan ilk araştırmalar Amerikalıların refah seviyesinde pik yaptığı dönemler olan 1970’li yıllara tekabül ediyormuş. Araştırmaların çıkış noktası ise Amerika’nın geçmiş yıllar ile kıyaslanamayacak kadar zenginleşmesine karşın insanların neden giderek daha az mutlu oldukları sorusunun yanıtını bulmakmış. Ne ilginç değil mi? Oysa çoğumuz büyük ve lüks evlerde oturan üst model otomobillere binen, akıllı telefonların en yeni modelini taşıyan kişilerin, sahip olduklarından dolayı mutlu olduğunu düşünürüz. Bir ölçüde doğru da. Ama kazın ayağı tam olarak öyle değilmiş. Ben de çok beğendiğim bir tişörtü satın aldığımda ve giydiğimde gerçekten mutlu oluyorum. Ama tişörte atfettiğim bu mutluluk halim çok kısa bir süre sonra kayboluyor. Sonunda ne oluyor? Ya tişörtü giymekten bıkıyorum ya da eskiyor, toz bezi oluyor. Belli ve temel ihtiyaçlar karşılandığında satın alınan eşyalar insanları ancak bir noktaya kadar mutlu edebiliyormuş. Hatta buna Easterlin Paradox diyorlarmış.  Mutluluk Ekonomisi (Happiness Ecomomics) alanında yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde adlandırılmış bir durummuş bu paradoks. Böylece konu ile ilgili araştırma yaparken Mutluluk Ekonomisinin ekonominin alt çalışma dallarından biri olduğunu da öğrenmiş oldum. (Bir ekonomist olarak kendimi kınadım; konuyu uzatmadan kapattım:)
Konuyu daha fazla bilimsel tarafa çekip de sıkmayayım. Sözün özü şu anladığım kadarıyla: Sahip olduğunuz ve kısıtlı olan paranız ile (dar gelirli anlamında değil , Bill Gates’in bile parası kısıtlı, en azından bir limiti var, sonsuza gitmiyor yani) belli temel ihtiyaçlarınızı karşıladıktan sonra eğer size iyi anılar kazandıran aktivite ve/veya deneyimlere para harcarsanız günün sonunda daha mutlu bir insan olursunuz.
Yirmi yılından fazlasını para ve mutluluk üzerine araştırma yapmaya harcamış, Dr. Thomas Gilovich ( Cornell University’de psikoloji profesörü) adlı bir bilim adamı şöyle bir tespitte bulunmuş:  ”Mutluluğun en büyük düşmanlarından biri alışkanlıktır.”  Kesinlikle katılıyorum kendisine. Şatoda da otursanız, limuzine de binseniz  eninde sonunda alışırsınız.
Çok uzun yıllar evde eşyaların arasından artık kullanımdan bile kalkmış, mendillere sarılmış halde tarafımca çocukken biriktirilmiş bozuk paraların çıktığı doğrudur. Bugün düşünüyorum da o paraları kesin büyüyeyim de istediğim yere gidebileyim diye biriktirmişimdir ben, eminim.  Her normal çocuk gibi arada bir  bazı oyuncakları tutturuk bir şekilde istedim ve aldırdım da nihayetinde. Ama düşünüyorum da şu veya bu marka ayakkabı alacağım diye tutturduğumu hiç hatırlamam mesela. Sinemaya gitmek, yeni çıkan kitapları almak benim için daha ilgi çekici oluyordu çoğu zaman. İlk gençlik yıllarımda da şu markayı giyeyim, çok güzel olayım, herkes beni beğensin demez, her hafta muhakkak bir sinema filmi bir de tiyatro oyunu izlerdim. Tek başıma giderdim hatta. Daha iyi konsantre oluyordum çünkü. Biraz daha büyüyüp de üniversiteli olunca tek başına seyahat devri de benim için başlamıştı. Artık harçlıklarımı bu yönde tasarruf etmeye çalışıyordum.
Gençlik kampları vardı ben üniversitedeyken, o zamanın Gençlik ve Spor Bakanlığı’ nın düzenlediği. Çok çok ucuza sekiz gün Türkiye’nin bir iline gidiyor, orada bu sekiz gün boyunca bir yandan diğer üniversitelerden gelen öğrencilerle belirlenmiş bir projeyi ortak çalışmalarla ve belli bir disiplin içinde tamamlamaya çalışırken, bir yandan da gün içinde o ili rehberler eşliğinde karış karış geziyordun. Çanakkale ve Bursa’ yı böyle gezdim ben mesela. İstediğin ile gidebilmek için sabahın kör karanlığında Bakanlığın önünde kuyruğa giriyordun falan… Hala çok büyük keyifle ve mutlulukla hatırlıyorum ve anlatıyorum bu gezilerimden kalan anılarımı. Diğer taraftan, o yıllarda çok isteyip de satın aldığım ayakkabım, elbisem olmuştur ama onlar hakkında pek de bir şey yok benim zihnimde an itibariyle.
Bir süredir yurt dışında yaptığımız seyahatlerde konaklama sorununu ev kiralamak suretiyle çözüyoruz. Malum, özellikle turistik şehirlerde ev kiraları çok yüksektir. Evi kiraladığınız şehir bir de Avrupa’da ise,  paraları bizimkinden neredeyse dört kat daha değerli olduğundan bütçemize uygun olarak kiraladığımız evler ya tek oda, banyo, ya da Roma’daki gibi toplamda yaklaşık kırk metrekarelik bir artı bir evler oluyor. Bilen bilir, eşyalı olarak kiraladığınız bu evlerde genellikle sadece temel ihtiyaçlarınızı karşılayacak eşyalar bulunur. On günden üç aya kadar değişen sürelerde bu evlerde, hem de bebekle ya da küçük çocukla yaşama tecrübesi, bizim toplumumuzun ev ve eşya kültürünü düşününce, hayata dair çok önemli bir şey öğretti: Evlerimiz çok büyük, eşyalarımız çok fazla! 
Evinizdeki oda sayısından giysilerinize, küçük ve büyük beyaz eşyalarınıza ‘bunlardan hangileri gerçekten benim için gerekli ve gerçekten benim için vazgeçilmez? ” sorusunu sorarak bir baksanız  eminim ki ”Bu eşyam benim için gerçekten gerekli’‘ dediğiniz eşya sayısı o kadar az olacak ki! Çoğu gerçekten gerekli olmayan eşyalarla doldurduğumuz kocaman evlerimiz var. Mesela, üç oda bir salon olan evimize sığamadığımdan yakınıp dururken, otuz metrekarelik;  bir oda, bir salon ve banyodan ibaret olan bir evde seksen gün gayet de konforlu olarak olarak yaşadığımız Roma seyahati benim için paha biçilmez anılarla dolu.
Gittiğim ülkelerde alışveriş yapmadığım için bana hayret eden arkadaşlarım var. Meşhur yemeklerini yemek, ücretli olan müzeleri gezmek ve kendimiz için hatıra ve hediyelik bir kaç parça eşya almak dışında başka bir şeye özellikle de alışverişe bütçe ayırmayız genelde seyahatlerde. Alışverişe harcayacağımız bütçeyi ertesi gün, bulunduğumuz yere yakın olan bir şehri görmeye gitmekle ya da bir sonraki seyahat için birikim yapmakla değerlendirmeyi tercih ederiz. Çünkü bu bizi daha mutlu eder. ”Yaşasın!! Dünya küre üzerinde bir noktada daha bulunduk”  diye sevinmenin keyfi benim için başka bir şeyde yok. Her şeyin oirjinalinin tıpatıp aynısının yapıldığı ama neredeyse onda biri fiyatına satıldığı Çin seyahatimden bile bir kaç ipek kravat ve magnet satın alarak dönmüş biriyim ben.
Ne demişti bilim adamı: Mutluluğun en büyük düşmanlarından biri alışkanlıktır. Pek çoğumuzun içinde bulunduğu ev-iş-çocuklar- hafta sonu avm-park sarmalının güvenli ama sıkıcı rutini  belli bir süre sonra alışkanlığa dönüşüyor. Geniş eviniz ile büyük ve üst model arabanızın konforu, çeşit çeşit giydiğiniz giysilerin keyfi de bir süre sonra alışkanlığa dönüşüyor, dönüşecek, eli mahkum. Ondan sonra gelsin: ”her şeyim var ama niye mutsuzum doktor bey?”   Bana göre alışkanlık sarmalını ve bunun getirdiği mutsuzluğu kırmanın en iyi yolu sık sık seyahat etmek.
Geniş evinizin ve rutin hayatınızın konforundan çıkmak çoğu zaman zor gelir insana. Bazen pahalı da gelir, ki hiç de öyle değil aslında. Dört kişilik bir ailenin bir hafta sonu AVM çıkarması aynı hafta sonu yakın bir şehirde gezi yapmasından daha bile pahalıya patlayabilir. İsterseniz deneyin görün.  Tamam, seyahati planlama, hazırlık, gidiş, dönüş…Evet ciddi bir emek gerektiriyor; o da doğru. Ama kesinlikle değiyor.
Evinize aldığınız hiç bir eşya, kendinize aldığınız hiç bir giysi, çocuklarınıza aldığınız hiç bir hediye, birlikte geçirdiğiniz  güzel anlardan ve biriktirdiğiniz güzel anılardan değerli ve mutluluk verici değil, inanın. Sadece ben değil, bilim bile böyle söylüyor!!
Sevgiler.
Özge.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir