Anaların Uyarı-İkaz Butonu

Çok klişe bir giriş ile başlıyorum, hazır mısınız? ‘’Hayatım annelikten önce ve annelikten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor’’. Anne olmuş her kadının kurduğu bir cümledir bu. O nedenle herkesin kulağına aşinadır, sıklıkla duyulur ve bilinir. Üstelik sonuna kadar gerçektir: Annelik gerçekten milattır.
Aslında bugün bu blogu açmadan önce yaptığımız seyahatlerden birini yazacaktım. Çocuksuz olduğumuz zamanlarda  yaptığımız bu seyahat ile ilgili yazının sonunda çocuklular ve bebekliler için de bir kaç şey yazarım diye niyet etmiştim ama şehri ve seyahati gözümde gün gün yeniden canlandırmama karşın zihnimde canlanan tek bir çocuk figürü olmadı!! Hayret ettim. Resmen çocuklar gözümde görünmezmiş o zamanlar. Şimdi öyle mi? Her şeyden önce çocukları görüyor gözüm. Algıda seçiciliğin bu kadarı! E şimdi bu milat değil de nedir sevgili dostlar?
Biyolog değilim. Malumunuz, ekonomistim. Ama değişik konulara da kafa yorarım biraz. Daha önce bahsetmiştim: anne olduktan hemen sonra bence beyinde annelikten önce  aktif olmayan ve atıl durumda bekleyen bir takım işlevler devreye giriyor. ‘’Bir bebeğin ağzına ya da burnuna battaniye gelir de nefes alamaz mı acaba? ‘’ diye hiç düşünmemiştim mesela doğumdan sonraki bebekle ilk gecemize kadar. Beynimdeki atıl vaziyette duran ve anne olduğum anda devreye girdiğini fark ettiğim uyarı-ikaz butonunun varlığını o anda anladım. Zaten o ana kadar böyle bir butonun olduğunu da bilmiyordum. Neyse, o gün bugündür yani tam 38 aydır söz konusu uyarı-ikaz butonu devrede canlarım. Ve sanıyorum ki hep de devrede kalacak. Doğa biz analara böyle bir duygu veriyor ki bebelerimizi koruyalım, onlar da sağ salim büyüyebilsinler. Yoksa geceleri ağır uykularında bebek ağlamasını bile duyamayan babalara kalırsa bebeler ser sefil olur, insan nesli de çok uzun ömürlü olmazdı kanımca.
Özellikle bebeğin ilk yıllarında, yani temel ihtiyaçlarının hepsinin annesi tarafından karşılanması gerektiği, bunu takiben bebeğin yürümeye, konuşmaya ve tuvalete çiş yapmaya başladığı ve iki yaş civarına tekabül eden zamanlardan, çocuğun nereden ne tehlike ve ne gibi zarar gelir diye düşünüp de kendini en azından fiziksel olarak korumaya başlayabileceği yaşlara kadar bu uyarı-ikaz butonu tam kapasite çalışıyor annenin beyninde. Bu nedenle anne olmuş bir kadının beyninden, hele de bebeğin ilk yıllarında (uykusuzluk da cabası) fazla randıman beklemeyiniz  efendim. Anahtarını nereye koyduğunu unutur, önemli randevuları unutur, ütüyü prizde, yemeği ocakta unutur…Kafa kendiliğinden sürekli tehlikelere karşı önlem alma modunda çalışıyor, kolay mı? Daha ilk günden burnuna battaniye tıkanır mı ile başlayan süreç boğazına yemek kaçar mı, koşarken düşer mi, parmağını prize sokar mı, arabanın kapısını açar mı, merdivenden yuvarlanır mı gibi sorularla devam ediyor.
Priz, sıcak ütü vb. tehlikeler az çok herkes tarafından bilinen ve öngörülen tehlikeler. Bunlarla ilgili ben de endişeleniyor ve elimden geldiğince önlemimi alıyorum. Ancak benim beynimde bulunduğum duruma ve ortama göre farklı tehlike çanları da çalabiliyor. Üstelik çocuksuz iken defalarca bulunduğum bir ortam bile olsa daha önce böyle bir tehlikenin varlığı hiç de aklıma gelmemiş diye şaşırıyorum. Size de oluyor mu? Yoksa ben mi biraz ileri gidiyorum? Bir kaç örnek:
– En büyük korkularımdan biri araba kapıları. Bir şekilde parmağını sıkıştıracak diye korkuyorum. Ya dikkatsiz bir anıma gelirse? Ya arabaya binenlerden biri çocuğun parmağını fark etmez de kapıyı sert ve hızlı bir şekilde kapatır, çocuğumun parmağı sıkışırsa?  Bir de ben ve babası dışındaki insanlar da neden bizim kadar dikkat etmiyorlar diye de kızıyorum ha! Sanki mecburiyetleri varmış gibi…Sanki ben çocuktan önce bu kadar hassas ve dikkatliymişim gibi. Ne ayıp!
– Ev kapısını açarken anahtarlık çocuğun göz hizasında oluyor. Çocuk dediğin de kıpırdak bir yaratık. Bizim ki öyle yani; şimdi her çocuk da bizimki gibi demeyeyim. Ya kapıyı açarken anahtarlıktaki diğer anahtarlar çocuğun gözüne isabet ederse?
– Kızım ve ben evde yalnızken, odalardan birinde veya balkonda kilitli kalırsam da çocuk evde yalnız kalırsa? Üstelik pencere ya da balkon kapılarından biri mazallah açık kalmışsa? Kabus!! Ya da tam tersi: odada veya balkonda çocuk kilitli kalırsa?
Bu sonuncusu başımıza Riga’da kaldığımız evde geldi. Yatak odasına girip kapının arkasındaki anahtarı çevirerek kendini odaya kilitledi!!! Aklıma hemen odanın penceresinin  açık olup olmadığı geldi. Neyse ki kapalıydı; çünkü hava eksi üç dereceydi! Panik yaptığımızı belli edip O’nu korkutmadan sevgili hatunumuzu anahtarı tekrar çevirmeye ikna ettik de krizi atlattık şükür. Tabii ki o andan sonraki ilk işim anahtarı kapıdan alıp ulaşamayacağı yerlere saklamak oldu. O günden beri de artık gittiğim yerlerde kontrol ettiğim şeyler arasında kapı kilitleri de var.
Çocukla bir başkasının evine ya da bir mekana gidiyorsam daha oraya adımı atar atmaz bizim yerinde durmaz kıpırdak için tehlike oluşturabilecek bir şey var mı diye etrafı kolaçan ediyorum? Açık kapı- pencere, kolayca erişilebilir bir noktada priz, elektrikli aletler, kırılabilecek ve ev sahibini üzebilecek değerli eşyalar, ocakta ve çocuğun ulaşabileceği yükseklikte kaynayan tencere ya da çaydanlık…varsa önlemimi alıyorum.
Seyahatlerde konaklayacağımız yer neresi ise -ev ya da otel fark etmeksizin- ilk işim yine etrafı kolaçan etmek oluyor.  Otellerin bazıları çocuk dostu olabilir ama pek çoğu yinede odanın dizaynını çocuğa göre yapmıyor. Daha odanın kapısını açar açmaz beynim kendiliğinden uyarı ikaz butonunu devreye sokuyor;  tehlikeli noktalar adeta kırmızı ışıkla beynimde yanıp sönüyor. Etraftaki prizlerin önüne komodin çekiyorum. Balkon kapılarını çocuk tarafından açılamaz hale getiriyorum. Mesela en son Tallinn’de kaldığımız otel odamız her halde beşinci katta falandı ( kaçıncı katta kaldığını bilmiyor musun diyenleri Tallinn yazımı okumaya davet ediyorum). Yer hizasında ve küçük çocuğun sığabileceği büyüklükte, üstelik parmaklıksız ve de kolayca açılabilecek bir pencere vardı odada. Orada bir pencere olduğunu görmek bile maharet isterken  odaya girdiğimizin daha ikinci dakikasında ben pencerenin önüne buzdolabının olduğunu dolabı siper etmiştim bile!
Çocukla seyahatin asıl zor olan kısmı tam olarak bu bence. Yoksa altını değiştir, emzir, yedir, uyut…Bunlar ne çok fazla emek ne de çok fazla zaman ve dikkat isteyen şeyler. Asıl mesele koyduğun yerde durma evresini tamamlamış, başka bir deyişle emeklemeye ve hatta yürümeye başlamış bir bebek ya da çocukla seyahat etmek. Nereden ne tehlike gelir diye düşünmekten bazen beynimdeki uyarı ikaz butonu error veriyor adeta. Günün sonunda harap ve bitap düşmüş halde yatağa devriliyorum çoğu zaman. Bu, çocukla seyahatin çocuğu tehlikelerden koruma kısmı. Daha bunun ”soğuk mu üşütür mü? Terli mi rüzgar alır mı? Sinek soktu alerji olur mu? Şunu yedi zehirlenir mi? ”Kısmı var ki; apayrı bir konu.
Peki ne yapalım? Çocukları bakıcılarına bırakalım veya  anneanne- babaanneye postalayalım da rahat rahat gezelim mi? Yoksa iyice büyüyene kadar gezme tozma işlerini bir kenara mı bırakalım?
Hayııırr!! Olamaz!! Gezme tozma işleri rafa kalkamaz bir kere. Hayat kısa, görecek çok yer var, kaybedecek vakit yok. Sonra..arada bir olur ama çocuğu bakıcıya, anneanne veya babaanneye satıp da gezmek de olmaz. Neden mi? Bir kere aklınız O’nda kalır, kalmaz mı? Telefonla sormayacak mısınız en azından günde iki-üç defa? Sonra gezerken ‘’Ayy bunu da çok severdi, şimdi keşke burada olsaydı’’ diyeceksiniz, hatta bir sonraki cümleniz ‘’ bir de O’nu getirelim buraya, O’nunla da gelelim’’ olacak. Bahse girerim.Vicdan yapacaksınız. İnanmazsanız deneyin görün.
En iyisi alın bebeklerinizi –çocuklarınızı, onlarla gezin. Hayatınızın bir dönemi de böyle geçsin, ne olacak? Yaşlanınca zaten yine baş başa kalacaksınız merak etmeyin. Hem yaşlanıp emekli olunca eşinizle uçsuz bucaksız bir muhabbet mevzunuz olacak karşılıklı kahvelerinizi yudumlarken: çocuğunuzla yaptığınız keyifli, heyecanlı , bol maceralı ve sürprizlerle dolu seyahat anılarınız…
Sevgiler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir