Kuğulu Park; Çocukluğum…

Ankara doğumluyum ve 34 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü demiş şair ama bir şehir eğer doğduğunuz, çocukluğunuzu yaşadığınız, ilk gençliğinizi geçirdiğiniz, üniversite okuduğunuz, çalıştığınız, evlendiğiniz ve anne olduğunuz bir şehirse o şehir Ankara bile olsa artık memleketiniz oluyor.
Ben, bu blogdan da bildiğiniz üzere epeyce gezen biriyim malum. Dünyanın neresine gidersem gideyim, daha Esenboğa’ya iner inmez evime gelmiş gibi hissederim. İstanbul’u da çok severim, uzun süre gitmezsem özlerim falan ama en çok da Ankara’ya evime dönmesini severim sevgili Yahya Kemal!!
Ankara İstanbul kadar tarihi ve turistik mekanı olan bir şehir değil biliyorsunuz. Cumhuriyetle yaşıt genç bir şehir çünkü Ankara. İçinde yaşadığım 34 yıl boyunca pek çok şey değişti bu şehirde. İnsanları değişti, trafiği değişti, caddeleri sokakları değişti. Ama çocukluğumdan bu güne o günlerdeki gibi kalan bir Kuğulu Park değişmedi benim bildiğim.
AANKARA KUĞULU PARK- HUZUR
Kuğulu Park ve Huzur
Daha kardeşim doğmamışken babamla ve annemle gittiğimizi hatırlayabiliyorum. Kardeşim henüz doğmadığına göre en fazla 4 yaşlarında olmalıyım. Babam, evimiz Kuğulu Park’a çok uzak olmasına ve özel otomobili olmamasına karşın bir kaç haftada bir muhakkak götürürdü beni oraya. Otobüsle, dolmuşla hem de küçük bir çocukla onca yol kat edip bu zahmete neden katlandığını bugün anlıyorum. O da benim gibi sevdiği, zihninde güzel hisleri ve hatıraları canlandıran bir yere biricik kızını götürmek, o hatıralara bunu da eklemek istemişti. Tıpkı dün benim yaptığım gibi.
Dün bizim kızı Ankara’nın sembolü Kuğulu Park’a ilk kez götürdük. Daha adımını atar atmaz gözleri ışıldadı. Kuğuları ve ördekleri hayranlıkla izledi. Küçük fıskiyelerin üzerine kurulan küçük köprülerden defalarca geçti.
Güvercinlere yem attı, çocuk parkında oynadı. Ben hem O’nu takip ettim hem de yanı başımızda akordiyon çalan sokak müzisyeninin kulaklarımıza çektiği ziyafete ortak oldum.
Kuğulu Park neresidir, nerededir; Kuğulu Park’a nasıl gidilir, orada ne yapılır? Sorularını yanıtlamadan önce Kuğulu Park ve tarihi hakkında okuduklarımdan ve öğrendiklerimden biraz baksetme isterim, zira hikayesi bana oldukça ilginç geldi.
Efendim, şöyle Cumhuriyetin ilk yıllarına zihninizi götürünüz evvela. Kuğulu Park’ın Tunalı Hilmi Caddesine bakan tarafında heykeli de bulunan, zamanın hem askeri hekimi hem de milletvekili olan Tunalı Hilmi Bey’in Kızı Sevda ve Cenap And’ın ( Kavaklıdere şaraplarını sahibi ve kurucuları) evlerinin bahçesiymiş Kuğulu Park. Kavaklıdere semtine adını veren etrafı kavaklarla çevrili küçük bir dere varmış esasen bugünkü Kuğulu Park’ın olduğu yerde bir zamanlar ama dere kurumuş gitmiş elbette yıllar içinde. Zamanın mimar belediye başkanı Vedat Dalokay çiftin evlerinin bahçesini parka dönüştürmüş. Başlangıçta çok da rağbet gören bir park değilmiş. 2012 yılından bu yana Ankara’nın kardeş şehri olan Viyana Belediyesi tarafından taa 1977 yılında Ankara Belediyesi’ne iki adet kuğu hediye edilmiş. Hediye edilen bu kuğular, kuğular gelmeden önce adı Kavaklıdere Parkı olan parkta bakılmaya başlanmış. Viyana’dan gelen kuğularla özdeşleşen parkın adı nihayetinde Kuğulu Park olarak değiştirilmiş. Ankara’nın en stratejik noktasında, bürokrasinin ve resmiyetin sıkıcı ve boğucu havasında bir avuç vaha olarak hala varlığını sürdürmektedir.
Avrupa şehirlerinin devasa ve büyüleyici büyük şehir parklarını görmüş biri olarak hiçbirini benim Kuğulu Park’ıma değişmeyeceğimi söylemek isterim. Çünkü Avrupa’dakilerin aksine bu park, çocukken eğlendirmiş, büyüdüğümde dinlendirmiş, canım sıkıldığında havamı değiştirmiş, keyifli olduğumda neşemi paylaşmış, kısaca benim kişisel tarihime tanıklık etmiştir. Bu nedenle de dünyadaki hiç bir park Kuğulu Park kadar güzel değildir bana göre.
Benim hatıralarımda çok çok küçükken yer etmeye başlamıştı bu park, şimdi ise sıra bizim kızda. Kuğulu Parkta geçirdiğimiz günün akşamında kızı uyutmaya çalışırken  güneş doğduğunda sabah olduğunda hemen tekrar Kuğulu Parka gidelim cümlesini kurmuştur kendisi. O kadar da sevmiş yani!
Gel gelelim Kuğulu Park’a nasıl gidilir, nerededir, oraya gidince neler yapılır sorularının yanıtlarına.
Öncelikle, Kuğulu Park Ankara’nın en stratejik ve merkezi noktalarından birindedir. Atatürk Bulvarı, Tunalı Hilmi Caddesi ve Polonya Caddesinin kesiştiği, az ilerisinde Arjantin caddesi bulunan bir yerdedir.
Nasıl giderim ? sorusuna yanıtım şu olur: Kızılay meydanından sırtınızı Ulus’a verip burnunuzun dikine Atatürk Bulvarı boyunca dümdüz yürürseniz yaklaşık yarım saat sonra solunuzda bu güzel parkı göreceksiniz. Yol tarifimi Kızılay’ a göre yaptım, çünkü Ankara’da tüm yollar Kızılay’ çıkar!! E Kızılay’a nasıl gideceğinizi de siz bulun artık’
Peki Kuğulu Parkta ne yapılır? 
Bir kere en önce, Tunalı Hilmi Caddesi Boyunca yürümüş, alışveriş yapmışsanız bu parkta bir güzel dinlenilir. Seyyar satıcıdan simit, mevsimine göre kestane alınır, yine seyyar çaycılardan bir bardak- hem de ince belli cam bardakta- çay içilir. Daha elit(!) bir şekilde dinleneceğim parkta bankta oturmam diyorsanız parkın içindeki Cafe ve Restoran olarak işletilen mekana oturup çayınızı, kahvenizi burada da içebilirsiniz.
Hemen her gidişimde rastladığım sokak müzisyenlerine kulak verirsiniz.
Önemli ve özel günlerde tertip edilen çeşitli etkinliklere (konser, sergi, kermes vs. ) denk gelirseniz tadını çıkarırsınız.
Kuğulu Park’ta geçen yıl 19 Mayıs’tan beri ücretsiz wi-fi hizmeti de sunuluyor, internette işiniz gücünüz varsa onu halledersiniz. Hatta bu parkın güzelliğini fotoğraflar instagramda bir selfi paylaşırsınız!!
Çocuğunuz var sa hele, bizim gibi, parktan uzun saatler çıkamazsınız söyleyeyim. Ona göre zihnen hazırlanın öyle gidin. Çünkü kuğular, ördekler, kazlar, gölet, fıskiyeler çok ilgilerini çekiyor. Sonra güvercinler var parkın müdavimi olan. Bizim kız güvercinler ve onlara yem atma faaliyeti ile dakikalar geçirdi ve mest oldu adeta! Parkın içinde bulunan çocuk parkı ve oyuncaklar da hem çok çeşitli hem de oldukça kaliteli. Biz dün Kuğulu Park’ta tam tamına üç saat geçirdik, ayrılırken de bizim kızı ikna etmek için türlü türlü yollar denedik.
güvercinler…
Sözün özü, tarihiyle, doğasıyla ve muhtevasıyla Ankara’nın sembolü olan bu Parkı Ankara’lı iseniz ve Ankara’ya yolu düşenlerdenseniz görmeden ayrılmayın.
 Ankara’nın resmiyeti yanında parkın samimiyeti içinizi ısıtacak emin olun.

 

Küllerinden Doğan Şehir : VARŞOVA

 

Varşova’nın yeri bende çok ayrı. Çünkü Varşova seyahatimiz bebeğimizle birlikte çıktığımız ilk seyahatimizdi. Minik bebişimiz henüz 8 haftalık bir nohut tanesiydi o zamanlar. Kendisi anne rahminin huzurlu ve mutlu ortamında olduğundan bebekli gezilerimizin de haliyle en konforlusuydu. Tabii bu konforda benim hamileliğimin – özellikle de ilk ayları için söylüyorum- nispeten kolay ve rahat bir hamilelik olmasının payı büyük. Aksi halde minik bebiş daha  karnımda 6 haftalıkken Gürcistan- Batum’a , 8 haftalıkken Polonya-Varşova’ya, 12 haftalıkken Malezya ve Güney Kore’ye, 4 aylık hamileyken de yaz ortasında Trabzon’a kültür gezisi yapmaya gidemezdim değil mi?
Yukarıda yazdığım tüm seyahatler bu blogda anlatılacak bir gün merak buyurmayınız ama bugün Varşova günü.
Polonya, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığı ve yok ediciliğinden nasibini fazlasıyla almış, kışları oldukça soğuk geçen bir Avrupa ülkesi. Almanya’nın hemen bitişik komşusu olduğundan Alman kültürünün ve yaşam tarzının izlerini fazlasıyla görmek mümkün. Hitler’in emriyle tamamen yerle bir edilmiş bir şehir olan Varşova, tarihi binaları ve dokusuyla savaştan önceki halinin birebir inşa edildiği bir şehir, Polonya ise insanların Cumhuriyeti ve bağımsızlığı narin bir bebek gibi avuçlarında koruduğu bir ülke. Hemen her Polonyalının hatıralarında 2. Dünya savaşına dair hazin bir hikaye mevcut. Zaten çok yeni nesil hariç hemen herkesin gözlerindeki hüznü görmemek imkansız . Ancak  her nasıl savaş yıllarının ve anılarının hüznü oturmuşsa yüzlerine, bugünün Avrupa Birliği gibi biraz sosyetik biraz aristokratik, kısaca elit diyebileceğimiz bir birliğe üye olabilmiş olmanın gururu da var yüzlerinde. Oldukça dindar bir ülke Polonya. Yüzde doksanlara varan oranlarda Katolik mezhebine mensup Hristiyanlar yaşıyor.  Klise’ye gitmek konusunda oldukça hassas olduklarını Polonya’lı bir ahbabımızla çıktığımız günübirlik bir seyahatte kliseye gitmeden önce Pazar sabahı kahvaltıyı sabah 7’de yapmak istemesinden anladık.

Okumaya devam et

ANNELER VE ANNE ADAYLARI! GELECEKTEKİ SİZE MEKTUP GÖNDERMEYE HAZIR MISINIZ?

Arçelik’in gözünde tüm anneler kraliçedir.
Anneler günü’nüz kutlu olsun!
Anneler ve anne adayları!
Gelecekteki size mektup göndermeye hazır mısınız?
Bu sayfadan gelecekteki bir güne mektup yazın, hem bugünden geleceği düşünmek için kendinize zaman ayırın hem de kendinize gelecekten bakma imkanı yaratın. “Anneyim” ya da “Anne olacağım” butonlarından birine basın. Mektubu doldurun. Gelecekte bir tarih belirleyin. Size o tarihte kendinize yazığını mektubu gönderelim.

İnsanın düşünceleri her gün değişiyor. Hele ki anne olmak insana bambaşka bir duygu kazandırıyor. Bu mektubu göndererek bugünkü hislerinizi gelecekte de hatırlamak ve geçmişteki hislerinizle o günkü hislerinizi karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Saat Size Yetiyor Mu?

 

En son canım sıkıldığında her halde orta okuldaydım. O zamanlarda canımın sıkıldığını anladığım an şöyle bir kendimi yoklar, ne yapsam acaba diye düşünür, seçeneklerimi gözden geçirirdim:
Kitap okumak...Evde babamın eski kitapları, annemin okuldan getirdiği okuma kitapları, bol bol, çeşit çeşit kitap vardı. Seçeneğim oldukça fazlaydı yani.
Resim yapmak…  kendi tasarımım kadın kostümlerini mankenler üzerinde çizerdim. Gören de ileride modayı müthiş takip eden stil sahibi bir kadın olacağım zannederdi. Oysa ki gayet de salaş ve hatta bazen rüküş bir kadın oldum çıktım!!
Gazete- dergi okumak…  evine zamanın Bilim Çocuk, Atlas, Tübitak Bilim, Focus gibi eğitici öğretici dergilerin hepsi alınan şanslı çocuklardandım. Babam okumayı sevelim diye elinden geleni yaptı. Bir kere bile kitap okuyun dediğini hatırlamıyorum. Hiç zorlamadı ama bize rol model oldu. Müthiş doğru bir tutum, ve başarılı da oldu.

Okumaya devam et

Uyku, Uykusuzluk ve Annelik Halleri Üzerine

Bugünü tarihe not düşmek isterim : 7 Mayıs 2017. Yani benim minik kızımın doğumundan 39 ay 14 gün sonra. Kendisi bugün ”kucağında uyumaktan bıktım, ben yatağımda uyuyayım sen de bana pış pış de” dedi!!
Kökeni uykuya dayanan her türlü fiil ve türetilmiş kelimeler aşkına!!  Bugün yepyeni bir devrin başladığı gündür dostlar!  Bugünleri de görmüş olmak! Şükürler olsun.
Uyku üzerine ne kadar yazsam ne menem bir şey olduğunu anlatmaya kelimelerimin yetmesi mümkün değil. Ancak yaşayan bilir. Bebeğinin doğumundan anca 27 ay sonra ilk kez 7 saat uyuduğu gecenin sabahında hayata yeniden doğmuş biriyim ben. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim zaten. Merak eden buraya bakabilir.
Benim canımın içi kızımla uyku maceramızın nasıl seyredeceğinin ilk sinyalleri daha kendisi doğmadan verilmeye başlanmıştı zaten. Gündüzleri karnımda uyuyor, gece sabaha kadar karnımı depikliyordu sağ olsun. Aslına bakarsanız babası da ben de öyle pek uykucu tipler değilizdir. Bize çekecek tabii kime çekecek. Bu uyku konusunda genlerin önemli olduğunu anne ve babaya çekme durumunun olduğunu duymuştum.
Hiçbir zaman uykucu biri olmadım. Annem, sağ olsun, ”sen bebekken 2 yaşına kadar 2 saat üst üste uyumadım” derdi hep. Kendi çocuğum olmadan önce anneme ait bir tekerleme gibi gelen bu söz öbeğinin ne anlama geldiğini anladım tabii anne olduktan sonra.
Hafta sonları bile hafta içi uyandığım saatte uyanıp sabah sporu yapmayı, yaz-kış sabahın o taze havasını solumayı severdim. Elbetteki makul bir saatte yatıp en az 6 saat kesintisiz uyumak kaydıyla tabii ki. Anne olduktan sonra hayatımın tamamı ve elbette ki uyku düzenim de tepetaklak oldu. Değişmeyen bir tek şey vardı. Hala sabah erken kalkıyordum. Hatta çok erken. Bazen gün bile ağarmıyordu hatta. Sabah 5, 6… Önceki gün sonlanmadan yeni başlayan günler…Üstelik, ”ben düzenli, planlı programlı bir insanım, allem eder kallem eder bebeği de kendime uydurmaya çalışırım” diye ahkam kesiyordum hamileyken. Doğurdum ahkam kesmeye devam ettim. Ne yaptıysam uykusuna istediğim düzeni oturtamadım. Olmayınca olmuyor. Tek yapabildiğim akşam 8’de hemen hemen her şart ve koşulda kızı uykuya yatırmak oldu. Bunun için çok emek verdim. Çok fedakarlık yaptım. Hala da yapıyorum. En azından bunu başarabildiğim ve bu istikrarı koruyabildiğim için çok mutluyum.
Bebekler ve küçük çocuklar en geç akşam 8’de uykuya geçmiş olmalılar. Bunun birinci nedeni elbetteki bebeğinizin/çocuğunuzun hem fiziksel hem de zihinsel ve psikolojik gelişiminin sağlıklı olmasını sağlamak.
Amma… İkinci nedeni de en az birinci nedeni kadar önemli: Anne olarak sizin bedensel, zihinsel ve psikolojik olarak sağlıklı olmanızı sağlamak!!
Bütün gün bebeğin ya da çocuğun, gazı, nazı, maması, ağlaması, evin çamaşırı, bulaşığı derken SOS vermeye başlayan anne için elzem esas akşam 8 uykuları.
Şahsen ben akşam 8’den sonra ”Anneeeeaa” bağırtısı duymak istemiyorum. Yemek yedirme peşinde koşmak, ya da tuvalet adaptörü veyahut lazımlık önünde oturmak istemiyorum.
Akşam 8’den sonra annelik perdelerimi kapatıp sadece ve sadece Özge olarak bir kaç saat geçirmek istiyorum. Kitap okumak, gazete okumak, dizi izlemek, boş boş duvara bakmak, ki yorgun ve yoğun geçen koca bir günün sonunda genellikle boş boş duvara bakmayı seviyorum. Yapmaktan en hoşlandığım hobim!
Kızımı uyutmak için doğduğu günden beri yarım saatle ( gece ya da gündüz uykusu fark etmeksizin uyutmak en az yarım saat sürüyordu) 2 saat arasında geçen süreler harcadım. Hiç de az değil elbette. İlk 6 ay emzirerek ve kucağımda uyutarak uyuttum. Sonra geceleri her 45 dakikada bir uyanmaya ve her seferinde uyutulmayı istemeye başlamasıyla bu işin böyle gitmeyeceğini düşündüm ve O’na kendi kendine uyumayı öğretmeye karar verdim. Yatır kaldır yöntemini kullandım bunun için. Bana en mantıklı ve hem anneye hem de bebeğe en az travma yaşatacak yöntemmiş gibi gelmişti. Yatır kaldır yöntemi hakkında bu sitede bilgi verilmiş, buradan okuyabilirsiniz. Ama esas olarak Tracy Hogg’un ”Annelik Sorunlarına Mucize çözümler” adlı kitabında daha ayrıntılı anlatılıyor, okuyabilirsiniz. Ben bu yöntemi uyguladım ve başarılı da oldum. Gece uyanmaları 1’e inmiş, saatlerce uyutmakla uğraşmıyorum, bir mucizeyi başarmış gibi hissediyorum ve müthiş mutluyum. Derken bir yurt dışı seyahati ( Brüksel seyahatimizden bahsediyorum) ve benim işe başlamam tüm süreci ve emeğimi çöpe göndermeme sebep oldu. Şimdi çamuru seyahatimize ve işe başlamama da atmayayım. Sorumluluk tamamen benim. Seyahate giderken uyuduğu park yatağı götürmeliydim. Alışık olmadığı bir ortamda ve yatakta uyuduğundan gece uyandığında hemen tekrar uykuya geçmesi için tekrar emzirmeye başladım bu seyahatte. Oysa ki yatır kaldır yönteminden sonra yattığım yerden pış pış demem yetiyordu yeniden uykuya dalması için. Aynı tutumu seyahatte de sürdürmeliydim.
Seyahat dönüşü işe de başladığımdan bu kez de vicdanen gece her uyandığında emzirmeye devam ettim. Çünkü beni gündüz zaten göremiyor yavrucak bari gece her istediğinde emzireyim de hasreti azalsın diye düşünüyordum. Böylece kendimi emzirme sürecimizin bitimine kadar ve tüm diş çıkarma sürecini de kapsayan, üstelik tam zamanlı işe de gittiğim korkunç bir uykusuzluk sarmalının içine soktum. Burada da yapmam ve düşünmem gereken şuydu: İşe de gittiğim için yoruluyordum, uykuya ihtiyacım vardı, uykusuz, sağlıksız, sinirli ve mutsuz oluyordum. Kızımın mutlu ve sağlıklı bir anneye ihtiyacı vardı. Üstelik gece emzirmeleri O’nun sindirim sistemi ve sık sık uyanması da sağlıklı uyuyamadığı için genel sağlığı bakımından çok olumsuz bir şeydi. Emzirme sürecini tamamladık. O zamandan beri yani yaklaşık bir buçuk yıldır daha normal ve insani koşullarda geçiyor artık gece hayatımız!
Nereden nereye getirdim konuyu. Aslında kişisel bir milatı yazıyordum değil mi? Doğduğu gün kucağımda emzirme ile başlayan, sonrasında hem uykuya dalarken hem de gece gündüz her uyandığında bana ve emzirilmeye bağımlı hale gelmiş bir bebek ile devam eden, emzirmeyi kesmek ile bugüne kadar süregelmiş  kucakta masal, ninni söylem sürecinin sonuna geldik demek ki.
Aslında bir sır vereyim mi? Belki bu noktaya, yani yatağında kendi kendine uykuya dalma eşiğini geçmeye bir kaç önce başlayabilirdik. İtiraf ediyorum: O’nu kucağımda sarılarak uyutmayı ben istedim!! Hayatında bir daha hangi dönemde böyle bir şansım olacaktı ki!
Değil benimle ve benim kucağımda uyumak, ergenliğinde benimle konuşmak bile istemeyecek belki (Öyle olmamasını umuyorum!). Gel de kucağımda ninni söyleyeyim yavrum diyecek halim yok ya kocaman kıza. Gerçi istese seve seve de yaparım hani, yaşı fark etmez.
Velhasılı bir kaç ay daha tamamen benim tasarrufum olarak kucağımda uyutmaya devam ettim. Tamam yanlış, belki yaşı itibariyle artık yapmamam gereken bir şeydi ama her şey kitabına göre olacak değildi ya! Belim de ağrıdı, kolum da ağrıdı, boynum da tutuldu…Olsun!
Annelik böyle bir şey işte: böyle hafif şizofrenik, hafif paranoik, biraz obsesif kompulsif, çok aşırı duygusal, ağlak, ama kaplan gücünde, kıskanç, sahiplenici ama yorgun ve bitkin ve bıkkın.
Yani …hem büyüyor işte tuvaletini klozete yapıyor lazımlık bez temizlemekten kurtuldum diye seviniyorsun. Hem artık yatağında kendi kendine uyuyor, elim kolum belim ağrımayacak saatlerce uğraşmayacağım diyorsun.
Ama bir yandan da büyüyor ve bağımsızlaşıyor artık bana bağlı ve bağımlı olmaktan çıkıyor, birey oluyor diye üzülüyorsun, içini hüzün kaplıyor, boğazına yumruk oturuyor.
Uyku uykusuzluk ve annelik üzerine kendi kendine uyuyan çocuk
Masalın sonu…

 

Öyle işte…
Sevgiler.

Şık Mutfaklar İçin Ankastre Renkli Buzdolabı

Siz de ankastre renginin mutfaklara çok yakıştığını düşünenlerden misiniz? Bu yıl ankastre renklere ilgi çok fazla: Gümüş grisi bu renk, mutfaklarda hakikaten güzel duruyor ve bulunduğu her ortama değer katıyor. En çok da buzdolabı modellerine yakıştığını düşünüyorum, ankastre renkli buzdolapları mutfakların gerçekten de havasını değiştiriyor. Bu nedenle Uğur Soğutma’nın UES 585 D2K NFI A++ isimli buzdolabı modelini görür görmez sipariş etmeye karar verdim: Ankastre renginin en şık tonunu kullanıyor.

Sevdiğim bir renge sahip olması, tek tercih nedenim değildi elbette. Uğur Soğutma’yı gayet iyi tanıyorum, 60 yıldan fazladır derin dondurucu modelleri ile soğutucu cihazlar üretiyor. Açıkçası, bu sektörde rakibi olduğunu düşünmüyorum ve buzdolabının da bir soğutma uzmanından alınması gerektiği kanaatindeyim. Hem markayı, hem de ankastre rengini görür görmez satın alma kararı vermem bundan kaynaklanıyor. Buzdolabını yaklaşık 3 aydan bu yana kullanıyorum ve izlenimlerim şöyle:
İç hacmi 585 litre ve fazlasıyla yeterli geliyor. Açıkçası bu büyüklükteki bir iç hacmi, çoğu marka ancak en üst düzey ve en pahalı modellerinde sunabiliyor. ’da ise standart geliyor! Buzdolabı içerisindeki şeffaf sebzelik bölümü özel, zira nem kontrolü yaparak sebzelerin daha uzun süre taze kalmasını sağlıyor. Ayrı bir “0 derece” bölümü de var, süt ve et ürünlerini bu bölüme koyarak kullanım ömürlerini uzatabilirsiniz.
Buzdolabının no-frost özelliği var ve dondurucu bölmesinin kapasitesi tam 97 litre. Çoğu aile için fazlasıyla yeterli olacak bir kapasite bu. Isı kontrolü tamamen otomatik, bu da maksimum seviyede enerji tasarrufu yapmasını sağlıyor. Dış kapağı üzerinde bir LED gösterge var, hem çok şık duruyor ve hem de kapağı açmadan buzdolabı kontrollerine ulaşmanızı sağlıyor. Buzdolabını geceleri de kullanmayı sevenlerdenseniz hiç merak etmeyin: LED aydınlatması, toplam 5 adet temperli cam rafı mükemmel bir şekilde aydınlatıyor. Fiyatının çok üzerinde özellikler sunan UES 585 D2K NFI A++ modelini satın aldığım için çok mutluyum, mutfağım hem çok daha şık bir hale geldi ve hem de çok kaliteli yeni bir buzdolabım oldu! https://satis.ugur.com.tr/item/ues-585-d2k-nf-a/100030 adresinden siz de sipariş verebilir, ödemenizi 12 taksit halinde yapabilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Bebek ve Çocuklarla Araba Yolculuğu Nasıl Yapılır?

Kızımın doğumundan bu güne kadar sayısız kez uzun veya kısa araba yolculuğu yapmış, (üstelik buna uzun yol otobüs yolculuğu da dahil) an itibari ile 3,5 yaşında bir bebesi olan bir ana olarak ahkam kesebileceğim bir konu ile daha karşınızdayım sevgili izleyenler.
Yine bir yurt içi araba yolculuğunun ardından yazıyorum bu satırları. Bugün sıcağı sıcağına yazmak istedim çünkü bizim kızın doğumundan bu güne kadar geçen sürede geldiğimiz nokta gerçekten göz yaşartıcı. Bugün yaklaşık 6 saat süren seyahatimiz boyunca bu konuyu düşündüm hep. Sanıyorum 3 yaş eşiği gerçekten de önemli bir eşik. Her şey eskisine nazaran çok çok daha kolay olmaya başlıyor!! Müjde yeni anneler!! Tünelin ucunda ışık var, bizzat ben gördüm ışığı. Azıcık sabır sadece.

Okumaya devam et

Kadınlar Şehri Kiev

Bugün yine nostalji yapıp geçmiş gezilerimizden birini daha anlatacağım.
Bundan yaklaşık beş yıl önce Mart ayı sonunu Nisan ayına bağlayan bir tarihte gitmiştik Kiev’e. Evet Mart sonu Nisan başıydı ama her yer hala karlı idi ve dışarı çıkıldığında öyle bir soğuk vardı ki insanın göz bebeğini donduruyordu. Göz bebeği donduran soğuk!! Bu tanımı daha önce duydunuz mu? Ben de duymamıştım. Bizzat hayatın yaşayışı içinde tecrübe ile şahsımın türettiği bir deyim olarak lugatlara geçmiştir efendim. Göz bebeği donduran soğuk nasıl olur kısa bir tasvir yapayım isterseniz. Dışarıdasınız, hava soğuk, yerlerde kar ve buz var, mantonuz, atkı-bere-eldiven her şey tamam. Turistik bir gezi olduğundan haliyle yürümeniz gereken mesafeler oluyor. Dışarıda yürüyerek geçirdiğiniz yaklaşık yarım saat sonrasında bünyenizde ” derhal kapalı bir mekana girmeliyim, yoksa donacağım” türünden bir his hasıl oluyor, kendiliğinden, tamamen istemsiz. Sanırım donmadan önceki aşamaların ilki bu aşama. Bu histen sonra hemen gözleriniz kapalı bir mekan arıyor ve bir markete giriyorsunuz. ” Şükür biraz ısındık dışarıdaki soğuk da neydi öyle! ” diye eşinizle konuşurken birden marketin dondurulmuş gıdalar bölümünün hemen önünde bulunduğunuzu fark ediyorsunuz. İşte böyle bir şey göz bebeği donduran soğuk. Bilmem açıklayıcı oldu mu?

Okumaya devam et

Anneni mi Daha Çok Seviyorsun Babanı mı?

Bu soruya maruz kalmayanınız var mı çocukluğunda?
Kimi büyüklerim ulu orta sordu,  kimisi kimsenin duymayacağı bir anı kolladı bu kadim soruyu sormak için.
Bu konu nereden aklıma geldi? Bir kitap okudum geçenlerde, orada değinilmişti. Yeri gelmişken bahsetmeden geçmek istemem. Kitap Üstün Dökmen’in Küçük Şeyler adlı kitabı. Annemin kütüphanesinden ödünç alıp okudum. Geri vermeyi düşünmüyorum, aramızda kalsın (ödünç kitap alıp geri vermeyen insanı fişlerim ben aslında kitaba değer vermiyor diye, bu da aramızda kalsın. Ama annemin kitabı nihayetinde yani benim sayılır değil mi?:))) Tavsiye edebileceğim bir kitap. Günlük hayata dair gayet sade ve anlaşılır bir dille yazılmış tespitler ve tavsiyeler var.
Neyse, konumuza dönelim. Bu sorudan çocukken son derece rahatsız olduğumu anımsıyorum. Anımsıyorum, çünkü çok çok küçük yaşlardan itibaren sorulmaya başlanmıştı. Bu yaşlarda insan yavrusu- normal aile şartlarında -annesine hala bağlı ve bağımlı, babasını ise annesi ile kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Soruyu soranın yerine koyuyorum kendimi. Ne öğrenmeye çalışıyor acaba? Hangi çıkarımları yapacak küçücük çocuğun cevabından?

Okumaya devam et

Seyahatlerde Bebekleri ve Çocukları Nasıl Besleyeceğiz?

Geçen yıl bu zamanlar Antalya’da bir işim vardı, günübirlik gitmiştim. Dönüş için hava limanında beklerken yeme-içme mekanlarında bir sahne gözüme çarptı. Şöyle: kare bir masa, bildiğiniz fast foodcularda olanlardan, etrafında Türk olmadıkları ayan beyan belli bir aile. Tam saymadım bir kaç tane çocuk var, ama ikiden fazla kesinlikle. Çocuklardan biri bir buçuk- iki yaşlarında, mama sandalyesinde oturmuş, önüne koyulmuş olan patates kızartmalarından afiyetle yiyor, hatta ketçaba falan batırıyor. Yani öyle büyük insan gibi yemeği ile tek başına takılıyor. Bizim kız o zamanlar iki buçuk yaşına gelmek üzereydi. Bu sahneyi ilk gördüğüm an ” Bizimki asla böyle sakin sakin takılıp da bizim rahatça yemek yememize müsaade etmez” diye aklımdan geçirmiştim. Neydi bizim bebeleri bu yabancı veletlerden ayıran husus?
Aslına bakarsanız, en temel husus annenin tutumu bence. Biz Türk anaları evlatlarımızın üzerine çok düşüyoruz. Ben de dahilim bu gruba. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar çağdaş, yeni nesil anne olursak olalım bir kere genlerimize kodlanmış Türk analığı. Ben terleyen çocuğunun sırtına bez koymaya çalışan bir İtalyan, Alman vs. anne görmedim de duymadım da hiç. Yemek yedirmek için çocuğunun peşinden koşan bir Fransız anne misal…Görmeniz çok zor. Oysa ki bizler çocuğun burnunu kapatıp ağzına kaşık tıkıştırmak konusunda adeta doğuştan kabiliyetliyizdir. ”Ben yapmadım”  diyen beri gelsin.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -3-

Annelik Engel Değil- Bakıcı Cemile AnnemAnnelik Yeniden Çocuk Olmaya Engel Değil!
Bu haftaki Annelik Engel Değil  yazısı benden.
Ben çalışan bir annenin çocuğuyum.  Bugün olduğu gibi o zamanlar da da çalışan annelerin çocuklarına ya büyükanneler bakıyor ya da çocuklar bakıcılara bırakılıyordu. Kreş biraz daha azdı bugüne göre. Benim payıma bakıcı düştü. Kreş ve büyükanne bakıcılığını tecrübe etmedim.
Bakıcıma teslim edildiğim gün iki aylıkmışım. İki aylık! 16 haftalık ücretli doğum izninin az bulunduğu bugünlerde yalnızca 40 gün doğum izninin kullanıldığı o günleri düşünmek bile istemiyorum!! Neyse, bu konu apayrı bir mevzuu.
Ben doğduğumda annem büyük şehire geleli daha iki yıl olmuş. İnsanlara ve insanın içindeki iyiliğe peşinen güvenen, başka bir deyişle Anadolu naifliğini yitirecek kadar büyük şehirlerde yaşamamış bir kadınmış o zamanlar.
Gerçi büyük şehirler de, insanlar da bu kadar hırçın değildi sanki o zamanlar?
Bu yüzden pek de tereddüt etmediğini söylüyor mahalleden ahbapları olan bakıcı teyzeye beni teslim ederken.

Okumaya devam et

Doğa Harikası Kapadokya

Çocuğu olup da çizgi film kanallarına aşina olmayanınız yoktur. Çocuk doğup da şöyle bir yaşına falan geldiğinde ” Ay ben çocuğuma iki yaşına kadar hiç televizyon izlettirmeyeceğim, iki yaşından sonra da günde bir saat!! ” deyip de lafını yutanların listesini yapsak buradan köye yol olur sevgili duyarlı ebeveynler.  Neyse işte, biz de tabii ki çizgi film seyrediyoruz ve hatta TRT Çocuk baş tacımız. Saati sınırlı tutmaya özen gösteriyoruz. Eğlendiği ve öğrendiği bazı çizgi filmleri ben de beğenerek izliyorum.
TRT Çocuk’da epey bir süredir bu yılın 23 Nisan TRT Çocuk Şenlinin Nevşehir- Kapadokya’da yapılacağının reklamı dönüp duruyordu. İlgilenenler için internet siteleri  şenlik programı hakkında kapsamlı bilgi veriyor. Katılımcı ülke sayısı dikkatimi çekti ama: sadece 26! Biraz üzülmedim desem yalan olur. Bizim çocukluğumuzda onlarca ülke olurdu sanki, ben mi yanlış hatırlıyorum?

Okumaya devam et

Ankara’da Okyanus: Aqua Vega Akvaryum

Çocuklar ve bebekler erken uyanır. Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi sevgili anne babalar? Tecrübe ile sabittir eminim. En iyi ihtimalle sabah sekiz civarı ayaklanır bu küçük cüceler. ”Bebekler ve çocuklar neden erken uyanır ? ”bu soruya uyku üzerine yazmak istediğim başka bir yazımda cevap vereceğimden konuyu hemen toparlıyorum: Ben de bir zamanlar çocuktum ve ben de sabahları erken uyanırdım. Hafta sonları bile. Biraz büyüyüp de ben uyanınca evde uyuyan herkesi de uyandırmadan kendi kendimi oyalayabileceğimi idrak ettiğim yıllarda sabahları televizyonda su altı belgeselleri izlerdim. Şaka yapmıyorum. Vallahi de belgesel izlerdim. TRT 2’de yayımlanırdı. Belgesel bitince bana üstün güçleri olan biri gibi gelen meşhur Ressam Amca’nın programı Resim Sevinci ( Orjinal adı : ‘The Joy of Painting’ miş. Ressamın adı da Bob Ross) başlardı. Deniz, okyanus, balıklar falan ilgimi hep çekmiştir. Dört yaşlarımda deniz ile ilk tanışmamda sevinç ve coşku ile verdiğim ”Çok suuu, Çok suuu!!!” tepkisi halen daha ailede anlatılır. Balığım hatta akvaryumum olsun istedim ama annem karşı çıktı tabii ki. Şimdi anne olunca hak da vermiyor değilim hani, akvaryumun tüm işleri O’na kalacaktı son tahlilde.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -2-

Annelik Engel DeğilDaha önceki ”Annelik Engel Değil” yazımı  okuyanlarınız bilir; epey bir iç dökmüştüm orada. O yazıdan beri değişen bir şey yok bu cephede. Hayatın geneli ile mücadeleye devam. Annelik engel değil mottoma sadık kalma gayretindeyim. Durumda bir değişiklik yok. Ama kafada değişiklik var; yavaş yavaş ağır ağır…
Annelik Engel Değil konusu hakkında düşünüyorum bir süredir.
Benim canım blogum benim için çok önemli bir yere sahip hayatımda artık. İstediğim gibi olabildiğim, kendimi ifade edebildiğim, en sevdiğim işlerden birini yapabildiğim; yani yazabildiğim bir mecra. Bunu bile yapmama engel olabilecek günlük koşuşturma içinde fazlaca şey mevcut aslında ama konuya nereden baktığın, nasıl yorumladığın ne nasıl bir aksiyon aldığın önemli. Ben mücadele ile de olsa istediğini almaya uğraşanlardanım. Uğraşmayı, mücadele etmeyi seviyorum, bunu kabul ettim artık. Hem zaten emek verdiğin bir işin karşılığını almak kadar güzel bir yok bence. Böyle yaşayan, uğraşan, yılmayan, önce kadınlığının sonra da anneliğinin altında ezilmeyen kadınlara hayranım. Bu yazımda da tam da böyle bir kadının hikayesini anlatacağım. Anneliğin engel olmadığının en güzel ispatıdır bence bu kadın. Adı Zarife.

Okumaya devam et

Bebe Belik Brüksel’deydik!

Geçen yazımda benim ilk yurt dışı seyahatimi anlatmıştım. O zaman ilklerden devam edelim; bu kez de bizim küçük hatunun ilk yurt dışı seyahatini anlatalım. Efendim; yazının başlığından da anlayacağınız üzere bebe belik Brüksel’deydik. Ama ne zaman? Hmmm yaklaşık olarak iki buçuk yıl önce. Bugünden iki buçuk yıl geriye sardığımızda bizim kızın 10 aylık olduğu bir zamanda gitmişiz demek ki. İlk sınır ötesi seyahatini 28 yaşında yapmış olan annesi ile kıyasladığımızda oldukça iyi bir durumda değil mi? Ne demişler? Babamdan ileri oğlumdan geri…
Brüksel’i TRT’nin Brüksel’den bildiren muhabirlerinden biliyordum zaten yıllardan beri. Cümle içinde Avrupa, Komisyon, Konsey, Bakan gibi mühim kelimeler de geçtiğine göre bayağı önemli bir yer olmalı diye düşünürdüm çocuk aklımla. Büyüyüp de iş güç sahibi olunca bu güzide şehrin anlam ve önemini layıkıyla idrak ettik tabii. Bilmeyene, duymayana özetleyeyim biraz.

Okumaya devam et

Çocuklarınızın Sağlıklı Gelişimine Tam Destek Çocuk Devam Sütü’nde!

Neden Çocuk Devam Sütü?

Çocuklar, büyüme ve gelişimlerinin büyük bölümünü 1-4 yaşları arasında tamamlarlar. Yiyeceği yemekler konusunda çok seçici olabileceği bu yaşlarda çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel gelişimi için zengin ve doğal içerikli gıdalarla beslenmesi gerekir. Güçlü bir bağışıklık sistemi de bu fiziksel ve zihinsel gelişimi taşıyan vücudu mikroplara karşı koruyarak, büyümede çok önemli bir görev üstlenmektedir.

Okumaya devam et

Çin: Şanghay ve Pekin’e Devam

Çin Şanghay Televizyon kulesi
Pekin ve Şanghay yazısını hemen ertesi gün tamamlamayı planlıyordum aslında ama hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir. Küçük bir göz kazası geçirdim. Değil blog yazmak bilgisayara bakacak halim yoktu. Doktorların söylediğine göre makyaj partikülü kaçmış gözüme ve retinayı çizmiş. Böyle bir acı ve ağrı!! İki gün korsan gibi gezdim tek gözüm bandajlı. Şimdi daha iyiyim. En azından bandaj çıktı. Artık Çin yazıma kaldığım yerden devam edebilirim.
Genel izlenim ve kişisel gözlemlerimden sonra sıra Pekin’de gezilecek görülecek yerlere geldi.

Okumaya devam et

Çin: Pekin ve Şangay

Çin Tiananmen meydanı
Türkiye sınırlarından dışarıya ilk ayak basışım bundan tam tamına 6 yıl önceydi. Şaşırdınız mı? Bu kadar kısa sürede nereleri gezdi ki utanmayıp bir de gezi blogu açmış da dediniz mi bakayım? Demeyin! 6 yıl gibi kısa bir süreye 13 farklı ülke sığdırdım. Yurt içi gezilerimiz de cabası. Bu geçen 6 yılda tam zamanlı olarak çalıştım, evlendim, çocuğum oldu, hatta 3 yaşını bitirdi. Böyle bakınca 13 ülkede ve yurt içinde pek çok gezi icra etmiş olmamızla gezenti ailesi adını hak ediyoruz bence.
İlk yurt dışı seyahatimden döndüğümde aynı şehirde doğmuş, büyümüş okumuş ve çalışmış biri olarak, ki bu şehir bir başkent bile olsa ve ben ne kadar okur yazar bir insan olsam da ufkum açılmıştı. Ve ufkumun yaşadığım yeri aşması duygusuna bayılmıştım. Ve eveeet!!! Gezentilik virüsünü de kapmıştım; hayırlı uğurlu olsundu!

Okumaya devam et

Anaların Uyarı-İkaz Butonu

Çok klişe bir giriş ile başlıyorum, hazır mısınız? ‘’Hayatım annelikten önce ve annelikten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor’’. Anne olmuş her kadının kurduğu bir cümledir bu. O nedenle herkesin kulağına aşinadır, sıklıkla duyulur ve bilinir. Üstelik sonuna kadar gerçektir: Annelik gerçekten milattır.
Aslında bugün bu blogu açmadan önce yaptığımız seyahatlerden birini yazacaktım. Çocuksuz olduğumuz zamanlarda  yaptığımız bu seyahat ile ilgili yazının sonunda çocuklular ve bebekliler için de bir kaç şey yazarım diye niyet etmiştim ama şehri ve seyahati gözümde gün gün yeniden canlandırmama karşın zihnimde canlanan tek bir çocuk figürü olmadı!! Hayret ettim. Resmen çocuklar gözümde görünmezmiş o zamanlar. Şimdi öyle mi? Her şeyden önce çocukları görüyor gözüm. Algıda seçiciliğin bu kadarı! E şimdi bu milat değil de nedir sevgili dostlar?
Biyolog değilim. Malumunuz, ekonomistim. Ama değişik konulara da kafa yorarım biraz. Daha önce bahsetmiştim: anne olduktan hemen sonra bence beyinde annelikten önce  aktif olmayan ve atıl durumda bekleyen bir takım işlevler devreye giriyor. ‘’Bir bebeğin ağzına ya da burnuna battaniye gelir de nefes alamaz mı acaba? ‘’ diye hiç düşünmemiştim mesela doğumdan sonraki bebekle ilk gecemize kadar. Beynimdeki atıl vaziyette duran ve anne olduğum anda devreye girdiğini fark ettiğim uyarı-ikaz butonunun varlığını o anda anladım. Zaten o ana kadar böyle bir butonun olduğunu da bilmiyordum. Neyse, o gün bugündür yani tam 38 aydır söz konusu uyarı-ikaz butonu devrede canlarım. Ve sanıyorum ki hep de devrede kalacak. Doğa biz analara böyle bir duygu veriyor ki bebelerimizi koruyalım, onlar da sağ salim büyüyebilsinler. Yoksa geceleri ağır uykularında bebek ağlamasını bile duyamayan babalara kalırsa bebeler ser sefil olur, insan nesli de çok uzun ömürlü olmazdı kanımca.
Özellikle bebeğin ilk yıllarında, yani temel ihtiyaçlarının hepsinin annesi tarafından karşılanması gerektiği, bunu takiben bebeğin yürümeye, konuşmaya ve tuvalete çiş yapmaya başladığı ve iki yaş civarına tekabül eden zamanlardan, çocuğun nereden ne tehlike ve ne gibi zarar gelir diye düşünüp de kendini en azından fiziksel olarak korumaya başlayabileceği yaşlara kadar bu uyarı-ikaz butonu tam kapasite çalışıyor annenin beyninde. Bu nedenle anne olmuş bir kadının beyninden, hele de bebeğin ilk yıllarında (uykusuzluk da cabası) fazla randıman beklemeyiniz  efendim. Anahtarını nereye koyduğunu unutur, önemli randevuları unutur, ütüyü prizde, yemeği ocakta unutur…Kafa kendiliğinden sürekli tehlikelere karşı önlem alma modunda çalışıyor, kolay mı? Daha ilk günden burnuna battaniye tıkanır mı ile başlayan süreç boğazına yemek kaçar mı, koşarken düşer mi, parmağını prize sokar mı, arabanın kapısını açar mı, merdivenden yuvarlanır mı gibi sorularla devam ediyor.
Priz, sıcak ütü vb. tehlikeler az çok herkes tarafından bilinen ve öngörülen tehlikeler. Bunlarla ilgili ben de endişeleniyor ve elimden geldiğince önlemimi alıyorum. Ancak benim beynimde bulunduğum duruma ve ortama göre farklı tehlike çanları da çalabiliyor. Üstelik çocuksuz iken defalarca bulunduğum bir ortam bile olsa daha önce böyle bir tehlikenin varlığı hiç de aklıma gelmemiş diye şaşırıyorum. Size de oluyor mu? Yoksa ben mi biraz ileri gidiyorum? Bir kaç örnek:
– En büyük korkularımdan biri araba kapıları. Bir şekilde parmağını sıkıştıracak diye korkuyorum. Ya dikkatsiz bir anıma gelirse? Ya arabaya binenlerden biri çocuğun parmağını fark etmez de kapıyı sert ve hızlı bir şekilde kapatır, çocuğumun parmağı sıkışırsa?  Bir de ben ve babası dışındaki insanlar da neden bizim kadar dikkat etmiyorlar diye de kızıyorum ha! Sanki mecburiyetleri varmış gibi…Sanki ben çocuktan önce bu kadar hassas ve dikkatliymişim gibi. Ne ayıp!
– Ev kapısını açarken anahtarlık çocuğun göz hizasında oluyor. Çocuk dediğin de kıpırdak bir yaratık. Bizim ki öyle yani; şimdi her çocuk da bizimki gibi demeyeyim. Ya kapıyı açarken anahtarlıktaki diğer anahtarlar çocuğun gözüne isabet ederse?
– Kızım ve ben evde yalnızken, odalardan birinde veya balkonda kilitli kalırsam da çocuk evde yalnız kalırsa? Üstelik pencere ya da balkon kapılarından biri mazallah açık kalmışsa? Kabus!! Ya da tam tersi: odada veya balkonda çocuk kilitli kalırsa?
Bu sonuncusu başımıza Riga’da kaldığımız evde geldi. Yatak odasına girip kapının arkasındaki anahtarı çevirerek kendini odaya kilitledi!!! Aklıma hemen odanın penceresinin  açık olup olmadığı geldi. Neyse ki kapalıydı; çünkü hava eksi üç dereceydi! Panik yaptığımızı belli edip O’nu korkutmadan sevgili hatunumuzu anahtarı tekrar çevirmeye ikna ettik de krizi atlattık şükür. Tabii ki o andan sonraki ilk işim anahtarı kapıdan alıp ulaşamayacağı yerlere saklamak oldu. O günden beri de artık gittiğim yerlerde kontrol ettiğim şeyler arasında kapı kilitleri de var.
Çocukla bir başkasının evine ya da bir mekana gidiyorsam daha oraya adımı atar atmaz bizim yerinde durmaz kıpırdak için tehlike oluşturabilecek bir şey var mı diye etrafı kolaçan ediyorum? Açık kapı- pencere, kolayca erişilebilir bir noktada priz, elektrikli aletler, kırılabilecek ve ev sahibini üzebilecek değerli eşyalar, ocakta ve çocuğun ulaşabileceği yükseklikte kaynayan tencere ya da çaydanlık…varsa önlemimi alıyorum.
Seyahatlerde konaklayacağımız yer neresi ise -ev ya da otel fark etmeksizin- ilk işim yine etrafı kolaçan etmek oluyor.  Otellerin bazıları çocuk dostu olabilir ama pek çoğu yinede odanın dizaynını çocuğa göre yapmıyor. Daha odanın kapısını açar açmaz beynim kendiliğinden uyarı ikaz butonunu devreye sokuyor;  tehlikeli noktalar adeta kırmızı ışıkla beynimde yanıp sönüyor. Etraftaki prizlerin önüne komodin çekiyorum. Balkon kapılarını çocuk tarafından açılamaz hale getiriyorum. Mesela en son Tallinn’de kaldığımız otel odamız her halde beşinci katta falandı ( kaçıncı katta kaldığını bilmiyor musun diyenleri Tallinn yazımı okumaya davet ediyorum). Yer hizasında ve küçük çocuğun sığabileceği büyüklükte, üstelik parmaklıksız ve de kolayca açılabilecek bir pencere vardı odada. Orada bir pencere olduğunu görmek bile maharet isterken  odaya girdiğimizin daha ikinci dakikasında ben pencerenin önüne buzdolabının olduğunu dolabı siper etmiştim bile!
Çocukla seyahatin asıl zor olan kısmı tam olarak bu bence. Yoksa altını değiştir, emzir, yedir, uyut…Bunlar ne çok fazla emek ne de çok fazla zaman ve dikkat isteyen şeyler. Asıl mesele koyduğun yerde durma evresini tamamlamış, başka bir deyişle emeklemeye ve hatta yürümeye başlamış bir bebek ya da çocukla seyahat etmek. Nereden ne tehlike gelir diye düşünmekten bazen beynimdeki uyarı ikaz butonu error veriyor adeta. Günün sonunda harap ve bitap düşmüş halde yatağa devriliyorum çoğu zaman. Bu, çocukla seyahatin çocuğu tehlikelerden koruma kısmı. Daha bunun ”soğuk mu üşütür mü? Terli mi rüzgar alır mı? Sinek soktu alerji olur mu? Şunu yedi zehirlenir mi? ”Kısmı var ki; apayrı bir konu.
Peki ne yapalım? Çocukları bakıcılarına bırakalım veya  anneanne- babaanneye postalayalım da rahat rahat gezelim mi? Yoksa iyice büyüyene kadar gezme tozma işlerini bir kenara mı bırakalım?
Hayııırr!! Olamaz!! Gezme tozma işleri rafa kalkamaz bir kere. Hayat kısa, görecek çok yer var, kaybedecek vakit yok. Sonra..arada bir olur ama çocuğu bakıcıya, anneanne veya babaanneye satıp da gezmek de olmaz. Neden mi? Bir kere aklınız O’nda kalır, kalmaz mı? Telefonla sormayacak mısınız en azından günde iki-üç defa? Sonra gezerken ‘’Ayy bunu da çok severdi, şimdi keşke burada olsaydı’’ diyeceksiniz, hatta bir sonraki cümleniz ‘’ bir de O’nu getirelim buraya, O’nunla da gelelim’’ olacak. Bahse girerim.Vicdan yapacaksınız. İnanmazsanız deneyin görün.
En iyisi alın bebeklerinizi –çocuklarınızı, onlarla gezin. Hayatınızın bir dönemi de böyle geçsin, ne olacak? Yaşlanınca zaten yine baş başa kalacaksınız merak etmeyin. Hem yaşlanıp emekli olunca eşinizle uçsuz bucaksız bir muhabbet mevzunuz olacak karşılıklı kahvelerinizi yudumlarken: çocuğunuzla yaptığınız keyifli, heyecanlı , bol maceralı ve sürprizlerle dolu seyahat anılarınız…
Sevgiler.

 

Anı Biriktirmek mi Eşya Biriktirmek mi?

Anı biriktirmek mi Eşya biriktirmek miBir insanı satın aldığı eşyalar mı yoksa edindiği deneyimler mi daha fazla mutlu eder?
Bu konu pek çok kez girdiğim yabancı dil sınavlarından birinde okuma parçalarından biriydi. Söz konusu okuma parçasının ancak ortalarına doğru konunun ilgimi çektiğini fark ettim ve daha hevesli okumaya başladım. Çünkü o sıralar hayatımın en önemli mevzusu sekiz aylık kızımın ek gıdaya geçiş sürecinde iyi beslenebilmesini sağlamaktı. Öğrenim ve çalışma hayatı boyunca çeşitli nedenlerle defalarca sınava girmiş ve belli bir yaşı geçmiş biriyseniz sınav esnasında hayatı sorgulamalara bile varabilecek konsantrasyon kaybı yaşayabiliyorsunuz.  Neyse…

Okumaya devam et