Annelik Engel Değil! -3-

Annelik Engel Değil- Bakıcı Cemile AnnemAnnelik Yeniden Çocuk Olmaya Engel Değil!
Bu haftaki Annelik Engel Değil  yazısı benden.
Ben çalışan bir annenin çocuğuyum.  Bugün olduğu gibi o zamanlar da da çalışan annelerin çocuklarına ya büyükanneler bakıyor ya da çocuklar bakıcılara bırakılıyordu. Kreş biraz daha azdı bugüne göre. Benim payıma bakıcı düştü. Kreş ve büyükanne bakıcılığını tecrübe etmedim.
Bakıcıma teslim edildiğim gün iki aylıkmışım. İki aylık! 16 haftalık ücretli doğum izninin az bulunduğu bugünlerde yalnızca 40 gün doğum izninin kullanıldığı o günleri düşünmek bile istemiyorum!! Neyse, bu konu apayrı bir mevzuu.
Ben doğduğumda annem büyük şehire geleli daha iki yıl olmuş. İnsanlara ve insanın içindeki iyiliğe peşinen güvenen, başka bir deyişle Anadolu naifliğini yitirecek kadar büyük şehirlerde yaşamamış bir kadınmış o zamanlar.
Gerçi büyük şehirler de, insanlar da bu kadar hırçın değildi sanki o zamanlar?
Bu yüzden pek de tereddüt etmediğini söylüyor mahalleden ahbapları olan bakıcı teyzeye beni teslim ederken.
Şimdi öyle mi? Eve kamera yerleştirmek, gizli gizli hafiyelik yapmak, kafada bin bir türlü şüphe ile yaşamak zamane çalışan annelerinin yaşam tarzı artık.
Ne kadar da şanslıymışım!! O tereddütsüz teslim edilen bakıcı teyze benim ikinci annem oldu. Cemile Anne diyordum zaten. Annem sabah saatlerinde bırakır akşam tam saat yedide alırdı beni. Öyle güzel bakıldım, öyle güzel büyütüldüm ki!! Sevgi ile büyüttüler, kalpleriyle baktılar bana ailecek. Kendi çocuğunu da hem de bu devirde iki yıl bakıcıya emanet etmiş çalışan bir anne olarak şimdi düşünüyorum da şanslı olan ben değilmişim. Esas şanslı olan annemmiş! Aklında tereddüt olmadan, gönlün ferah, için rahat evladını birine teslim edip gidebilmek ne kadar da büyük bir şans bir anne için! Paha biçilmez!
Cemile Annemin evi benim için adeta ikinci bir baba eviydi. Kendi evimden daha çok vakit geçirdiğim, komşu çocuklarla evcilik oynadığım, elinden tutup kabul günlerine gittiğim, Cemile Annemin kızlarının(Teyze derim her ikisine de) eşyalarını karıştırdığım, eğlendiğim, oynadığım bir evdi. Cemile Annemin kocasıyla ( Dede derdim) tangolar dinlediğim, bulmacalar çözdüğüm, ansiklopedi okuduğum bir evdi. Tango nedir? Okumak ne güzel bir şeydir öğrendiğim evdi.
Komşu dedikodularına, kaynana- gelin çekiştirmelerine, kocadan dert yanmalara kulak misafiri olduğum bir evdi. Konu komşu toplanır her birinin kışlıklarını hazırlarlardı bu evde, tarhanalar kaynatılır, salçalar yapılır, küp küp turşular kurulur, günlerce erişte kesilir, kuskus yapılırdı.  İmece nedir bu evde öğrendim. Koca koca tencerelerde yeşil mercimekli bulgur pilavları pişerdi, yanına da turşu ve buz gibi ayran…Yer sofrasında belki on kişi olurdu ortak pilav tenceresini kaşıklayan. Mahalleli olmayı, dost olmayı ahbap olmayı arkadaş olmayı o evde öğrendim. Onca dosttan ahbaptan dert dinleyip de birinin derdini öbürüne kat’iyen anlatmamayı, sır tutmayı o evde öğrendim. Küçük Türkiye idi o ev. Her meşrepten, her görüşten, her makamdan, her mevkiden insanlar gelir elini öper, ziyaret ederdi Cemile Annemle Dedemi. Beş çocuklu, kocası dayakçı çilekeş yurdum kadını da gelirdi, banka müdürü hanımlar da. Esnafı da gelirdi, generali de yüzbaşısı da, okuma yazma bilmeyeni de gelirdi, üniversite’de doçent olanı da. Her birine sadece insan olduğu için değer vermeyi, sadece insan olduğu için sevmeyi, yargılamamayı, dışlamamayı, kayırmamayı, arkasından konuşmamayı, dedikodu yapmamayı öğrendiğim evdi.
Sıra sıra ansiklopedilerden, okumanın- öğrenmenin değerini, dedemin yazdığı şiirlerden; yazmanın güzelliğini öğrendiğim evdi.
Halı tezgahı vardı Cemile Annemin. Halı dokur, eşin dostun halılarının aşınan yerlerine yama yapardı para kazanırdı üç beş kuruş. Halı nasıl dokunur, desen nasıl işlenir öğrendiğim evdi.
Böyle büyük sürgülü el örgüsü makinaları vardı o zamanlar. Örgü örerdi o makinalarda, satardı eşe dosta…
Pedallı, eski SINGER marka dikiş makinası vardı. Şarkı gibi, şiir gibi, ninni gibiydi sesi benim için. Dikiş dikerdi onunla, diktiklerini satardı, ev bütçesine katkısı olurdu.
Hiç boş durmazdı. Boynuna doladığı yün ipleriyle örgü örerdi hiç bir şey yapmadığı vakitlerde. Bakmazdı bile şişlere. O kadar seri, o kadar ustaca.
Hiç bir işini ertelemezdi. Yemek mi yapılacak? Hemen,şimdi!
Ev mi temizlenecek? Hemen, şimdi!
Birikmiş çamaşır, birikmiş bulaşık, iki toz zerresi bir arada… Hiç görmedim.
Her şey düzenli, planlı, programlı…Her sabah kahvaltı 8’de, öğle yemeği 1’de, akşam yemeği yine 8’de, TRT 1 haberlerle birlikte…
Bir gün bile gecelik, pijamayla gezdiğini görmedim evde. Uzun çiçek desenli entari, gül kurusu cepli yelek, kulaklarının ardına kıvırdığı oyalı yemeni, çiçek desenli altın küpesi…
Her Eylül’de kurulan soba, bütün kış üstünde mis gibi kokusuyla kaynayan ıhlamur, közünde pişen patatesin lezzeti…
Cemile Annemin benim için kurduğu çingene beşiği…
Sıcak yaz günlerinde toprak küpde buz gibi suyun serinliği…
Karşılıklı divanlarda oturan Cemile Annemle Dedemin Can muhabbeti…
Konu komşunun eşin dostun çocuğunu  torunun diş buğdayları…
Hele de bir kurşun dökme ritüeli….Beyaz çarşaflar, kalabalık, soğuk suya atılan kurşun… Hep bir ağızdan ”Aaaaa”,” Vahh vahh!!” nidaları… ”Elemterefiş, kem gözlere şiş” ler…
Bayramlardan önce özenle hazırlanan, ütülenen, arasına harçlık sıkıştırılan mendiller…
Bana Başkentin ortasında Anadolu’yu buram buram yaşatan ev, o evin Hanımı, hükümet gibi kadını…Dedemin Cemalinur’u, eşin dostun Cemile Teyze‘si benim Cemile Annem!!
17 yaşında  tapu müdürü İstanbul’lu Tevfik’e aşık olup evlenen Cemile Annem!!
5 çocuk doğurmuş, kocasının memuriyeti nedeniyle Anadolu’da şehir şehir gezmiş, her yerde dost, ahbap edinmiş, en büyük hazineyi biriktirmiş!
Tek memur maaşıyla, kimi zaman halı yamayarak, kimi zaman örgü örerek, dikiş dikerek, çocuk bakarak beş çocuk okutup, iş sahibi yapmış, evlendirmiş güçlü kadın. Buna rağmen bir kız çocuğu evlat edinsem de okutup evlendirsem diyen güzel yürekli kadın.
90 yıl yaşamış bir tarih. Bir devir…
Sonsuza kadar yaşasın istediğim kadın.
Hep o camın önünde otursun, boynuna ipi dolasın örgü örsün.
90 yaşında da olsa, kulakları duymasa da, hiç gocunmasın, arasın hal hatır sorsun. ”Eşşek gızı” diye tatlı tatlı azarlasın.
Hasta olunca boğazımı ovsun. Dizine yatınca başımı okşasın. Hep mis gibi koksun.
Sonsuza kadar yaşasın. Aldığı nefes ile bana güç  versin.
Ama hayat sonsuz değil. Cemile Annemi gerçek sonsuzluğa uğurladık.
33 yaşındayım. İşim, eşim, evim barkım var koca kadınım.
Anneyim. Ama bu aralar o evde oyunlar oynayan küçük kız çocuğu Özge’yim.
Annelik yeniden çocuk olmaya engel değil!

 

Doğa Harikası Kapadokya

Çocuğu olup da çizgi film kanallarına aşina olmayanınız yoktur. Çocuk doğup da şöyle bir yaşına falan geldiğinde ” Ay ben çocuğuma iki yaşına kadar hiç televizyon izlettirmeyeceğim, iki yaşından sonra da günde bir saat!! ” deyip de lafını yutanların listesini yapsak buradan köye yol olur sevgili duyarlı ebeveynler.  Neyse işte, biz de tabii ki çizgi film seyrediyoruz ve hatta TRT Çocuk baş tacımız. Saati sınırlı tutmaya özen gösteriyoruz. Eğlendiği ve öğrendiği bazı çizgi filmleri ben de beğenerek izliyorum
TRT Çocuk’da epey bir süredir bu yılın 23 Nisan TRT Çocuk Şenlinin Nevşehir- Kapadokya’da yapılacağının reklamı dönüp duruyordu. İlgilenenler için internet siteleri  şenlik programı hakkında kapsamlı bilgi veriyor. Katılımcı ülke sayısı dikkatimi çekti ama: sadece 26! Biraz üzülmedim desem yalan olur. Bizim çocukluğumuzda onlarca ülke olurdu sanki, ben mi yanlış hatırlıyorum?
Madem tarihlerden 23 Nisan ve bu yıl Kapadokya’da düzenleniyormuş şenlikler dedim ve Kapadokya yazımı bugün kaleme almaya karar verdim.
Kapodokya gezimizin benim için apayrı bir anlam ve önemi var. Şudur ki: bizim kızdan ilk kez tam iki gün bir gece boyunca ayrı kaldığım ilk geziydi. Gerçi an itibari ile son gezi de… Yılaaaar sonra karı-koca baş başa gezentilik yapalım istedik. Yola çıkacağımız günün sabahında bizim hatun sabah 05:30 sularında uyandığı için güne pek de tatlı başlayamadık ama kendisini emektar bakıcısının kollarına bırakıp yola çıktık. Ankara- Kapadokya tam dört saat sürdü. Yol güzel mi? Pek keyifli olduğunu söyleyemeyeceğim. Malum; Orta Anadolu coğrafyası işte: bozkır, dağ, tepe falan…Ama Kapadokya sınırlarına girip de kalacağımız otele doğru giderken karşılaştığımız manzara seyir noktaları gerçekten muhteşemdi. Mistik, dingin, masalsı ve büyülü… Tam benlik!!!Dinginliği ve sessizliği (hafta sonu olmasının da etkisiyle) çeşitli yerli ve yabancı turist grupları ve bilhassa okul gezisi ile gelen yüzlerce hatta binlerce öğrenci bozuyorsa da manzaraya odaklanınca sesler ve karmaşa ardınızda kalıyor.
Kapadokya- doğa harikası
Dört saatlik yolculuğun ardından otelimize ulaştık. Oteli şu anda Türkiye otelleri kapsamında kapatılan booking.com’dan ben buldum. Fiyat ve kalite olarak çok uygun hem de yeni bir oteldi. Dıştan betonarme yeni bir bina olsa da içini güzel dekore etmişler otantik bir havası vardı. Özellikle terası çok güzel, tüm Kapadokya muhteşem sabah ve akşam manzarasıyla ayaklarınızın altında. Böyle yerlerde, otel ve diğer konaklama tesislerinin bulunduğu bölgenin doğasına ve ruhuna uyumlu olması gerektiğini düşünüyorum. Böylesi mistik bir coğrafyada post modern bir otel sırıtıyor bence. Arzuya göre her çeşit konaklama imkanı var tabii. Hosteller, pansiyonlar, beş yıldızlı açık havuzlu oteller, kayalıklara oyulmuş taş mağaralara yapılmış oteller…Kaya oyukları burada çok fazla görülen bir oluşum. Kaya oyuklarında evler, dükkanlar var. Çok şaşırtıcı gelmişti bana. Kayaların yumuşak yapılı olması mağaraları dükkan veya ev formuna sokmayı kolaylaştırıyor tabii.
Kapadokya- Kaya - mağara oyukları
Kaya – mağara oyukları
Sabah 05:30 da kalkmış olsak da, dört saat yol yapmış olsak da tabii ki eşyalarımızı otele atıp hemen kendimizi bu olağanüstü coğrafyanın kollarına bıraktık. Gitmeden önce yaptığım küçük araştırma neticesinde bu bölgenin yani, Nevşehir, Ürgüp, Göreme, Kapadokya, Avanos, Ihlara Vadisi gibi en bilinen noktaları ile civarları bilinenin aksine bir hafta sonu gezisine ya da günübirLik geziye sığdırılamayacak türden. Bu bölgenin hakkını vermek için en az 3-4 güne ihtiyacınız var bence. Bizim vaktimiz iki gün ve bir gece ile sınırlı olduğundan optimum bir gezi planı yapmaya çalıştık ama aklımız da oralarda kaldı hani.. Bir kez daha gitmeli sanki…
Otelden adımımızı dışarı attığımızda dikkatimi çeken ilk şey etrafta ne kadar çok turİst olduğu ve hatta Güney Kore’li olduğuydu. Bazı mağaza ve restoranların vitrinlerinde Kore’ce yazılar vardı yahu! Tabiri caizse dünyanın ta bir ucundan kalkıp buralara gelmişler. Tamam turistik bir bölge diye biliyorduk ama hani bir İstanbul, bir Antalya Bir Bodrum da değil di ki burası!! Ama Kore’liler her ne yapıyorsa yaptığı işleri yabana atmamak lazımdır. zaten gezimizin daha başında Göreme Açık Hava Müzesini gezerken bu bölgenin bu zahmete değdiğini ve özeni hak ettiğini anladık.
Bu bölge, bize anlattıklarına göre,Hristiyan mezhep savaşlarından kaçan Ortodoksların sığındığı ve uzun yıllar barındığı bir bölge olduğundan yüzlerce kiliseye ev sahipliği yapıyor. Bir kısmı Göreme Açık Hava Müzesi sınırlarında zaten. Pek çoğu kaya oyuklarına yapılmış bu kiliselerden karşınıza çıkanları gezip görün derim.
Bir Ortodoks Kilisesi
Bir Ortodoks Kilisesi
Bir sonraki hedefimiz Uçhisar Kalesiydi. Yine mağara oyuklarına yapılmış bu kaleye belli bir noktadan sonra yürüyerek tırmanıyorsunuz. Yağmur yağışa rağmen azmettik, kaleye çıkmayı başardık ama böyle de bir manzara yok! Gerçekten yok ama! Eşi benzeri olmayan bir coğrafi oluşum bu bölge dünya üzerinde, biliyorsunuz.
Günü bu bölgenin meşhur testi kebabı ile bitirdik. Bu da ”Kapadokya’da ne yenir ? ” sorusuna yanıt olsun.
Yeni güne otelin terasındaki mükemmel açık büfe kahvaltı ile başladık. O günkü misafir sayısı beş-on kişiyi geçmeyen bir butik otel olması sebebiyle ortam oldukça samimi,kahvaltı hem çok lezzetli hem de çok çeşitliydi.
O günün akşamına kadar, Paşabağ Rahipler Vadisi, Peri Bacaları, Çavuşin Köyü,Ortahisar, Zelve, Selime, Ihlara Vadisi ve Mazı Yer altı Şehri ve (Güzelyurt) Gaziemir Underground City’i gezdik.
Kapadokya- Paşabağ Vadisi
Paşabağ Vadisi
Peri bacalarının ünü ve önemi zaten herkesçe malum. Volkanik kayaların aşınması ile oluşan bu yapılar halen aşınmaya ve şekil almaya da devam ediyor aslında. Yani yaşayan bir bölge burası. Kim bilir binlerce yıl sonra nasıl bir yer olacak diye düşünüyor insan.
Peri Bacaları- Üç Güzeller
Peri Bacaları- Üç Güzeller
Ihlara Vadisi tek kelime ile: Nefes kesici!! Vadinin yeşili, akan deresi…
Mazı ve Güzelyurt yer altı şehirleri burada en ilgimi çeken yerlerdi aslında. Gerçekten çok şaşkınlık verici. Konumu itibariyle göç ve ticaret yollarının üzerinde bulunan bu bölgede binlerce yıl öncesinde yerin onlarca metre altında dört katlı şehirler, kervansaraylar kurulmuş olması insanoğlunun doğayı nasıl kendi lehine kullanabildiğinin en güzel kanıtı. Yer altı şehirlerinde ve kervansaraylarda odalar, mutfaklar, hamamlar, at ağılları vb. yapıları görmek mümkün.
Avanos ise bilindiği üzere toprak kapları ve hatta toprak testileri ile meşhur. Ta Hititlerden beri bu çanak- çömlek işi yapılıyormuş burada. Üstelik ilçeyi çok da güzel organize etmişler. Kızılırmak üzerindeki asma köprü, ırmak kenarındaki park ve yürüyüş alanları, cafe, restoran ve çay bahçeleri…
İki gündüz bir geceye biz ancak bu kadarını sığdırabildik. Ama dediğim gibi; aklımız buralarda kaldı biraz. Mesela benim gibi yürüyüş tutkunlarının gözlerini parlatacak cinsten yürüyüş rotaları var ve çeşitli zamanlarda trekking turları düzenleniyor; ki birine katılmayı gerçekten çok isterim.
Sonra, balon turları var elbette. Şimdi balon turları Kapadokya bölgesinin ve hatta Türkiye’nin bile turistik tanıtımında kullanılan önemli bir öge biliyorum Ama sabahın kör karanlığında ve sabah soğuğunun en iç titretici saatinde, bir balona binmek ve yer yüzünden metrelerce yükseğe çıkmak. Dikkatinizi çekerim: balonla!!  Uçakla bile arasında gergin bir ilişki olan benim gibi biri için üste para verseniz yapmayacağım bir şey. Eminim çok güzel bir deneyimdir. Gün doğumu, manzara falan şahanedir ona da eminim ama ben almayayım cicim. Bana göre değil. Bence gün doğumu en güzel benim evimin mutfağının penceresinden izleniyor kardeşim! Var mı ötesi?
Velhasılı kelam; el oğlu kaç bin kilometre yapıp dünyanın öbür ucundan kalkıp geliyor da ben bu yaşımda Ankara’dan anca gittik diye epey utandım. Orta Anadolu burası, adı üstünde ülkenin ortasında!! Türkiye’nin neresinden gelirseniz gelin çok da uzak olmaz yani.
Çoluk çocukla gidilir mi?” sorusuna gelince. Gidilir elbette. Gezi planınızı çocuğunuzun yaşına göre yaparsınız. Bebekse kucakta ya da kanguruda taşıyabiliyorsanız her yer size uygun. Bebek arabası yaşındaysa tepeli, merdivenli yerleri sırayla gezersiniz. Daha büyükse zaten yürüdüğünden hiç bir sorun olmaz. Çocuğunuzun huyuna suyuna göre belirlersiniz günlük rotanızı. Okul çağı çocukları için zaten yakın çevre illerden  bolca okul gezisi düzenleniyor anladığım kadarıyla. O’nu okul gezisi ile gönderin, siz eşinizle baş başa gidin.
Nasıl fikir?

 

Ankara’da Okyanus: Aqua Vega Akvaryum

Çocuklar ve bebekler erken uyanır. Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi sevgili anne babalar? Tecrübe ile sabittir eminim. En iyi ihtimalle sabah sekiz civarı ayaklanır bu küçük cüceler. ”Bebekler ve çocuklar neden erken uyanır ? ”bu soruya uyku üzerine yazmak istediğim başka bir yazımda cevap vereceğimden konuyu hemen toparlıyorum: Ben de bir zamanlar çocuktum ve ben de sabahları erken uyanırdım. Hafta sonları bile. Biraz büyüyüp de ben uyanınca evde uyuyan herkesi de uyandırmadan kendi kendimi oyalayabileceğimi idrak ettiğim yıllarda sabahları televizyonda su altı belgeselleri izlerdim. Şaka yapmıyorum. Vallahi de belgesel izlerdim. TRT 2’de yayımlanırdı. Belgesel bitince bana üstün güçleri olan biri gibi gelen meşhur Ressam Amca’nın programı Resim Sevinci ( Orjinal adı : ‘The Joy of Painting’ miş. Ressamın adı da Bob Ross) başlardı. Deniz, okyanus, balıklar falan ilgimi hep çekmiştir. Dört yaşlarımda deniz ile ilk tanışmamda sevinç ve coşku ile verdiğim ”Çok suuu, Çok suuu!!!” tepkisi halen daha ailede anlatılır. Balığım hatta akvaryumum olsun istedim ama annem karşı çıktı tabii ki. Şimdi anne olunca hak da vermiyor değilim hani, akvaryumun tüm işleri O’na kalacaktı son tahlilde.

Okumaya devam et

Annelik Engel Değil! -2-

Annelik Engel DeğilDaha önceki ”Annelik Engel Değil” yazımı  okuyanlarınız bilir; epey bir iç dökmüştüm orada. O yazıdan beri değişen bir şey yok bu cephede. Hayatın geneli ile mücadeleye devam. Annelik engel değil mottoma sadık kalma gayretindeyim. Durumda bir değişiklik yok. Ama kafada değişiklik var; yavaş yavaş ağır ağır…
Annelik Engel Değil konusu hakkında düşünüyorum bir süredir.
Benim canım blogum benim için çok önemli bir yere sahip hayatımda artık. İstediğim gibi olabildiğim, kendimi ifade edebildiğim, en sevdiğim işlerden birini yapabildiğim; yani yazabildiğim bir mecra. Bunu bile yapmama engel olabilecek günlük koşuşturma içinde fazlaca şey mevcut aslında ama konuya nereden baktığın, nasıl yorumladığın ne nasıl bir aksiyon aldığın önemli. Ben mücadele ile de olsa istediğini almaya uğraşanlardanım. Uğraşmayı, mücadele etmeyi seviyorum, bunu kabul ettim artık. Hem zaten emek verdiğin bir işin karşılığını almak kadar güzel bir yok bence. Böyle yaşayan, uğraşan, yılmayan, önce kadınlığının sonra da anneliğinin altında ezilmeyen kadınlara hayranım. Bu yazımda da tam da böyle bir kadının hikayesini anlatacağım. Anneliğin engel olmadığının en güzel ispatıdır bence bu kadın. Adı Zarife.

Okumaya devam et

Bebe Belik Brüksel’deydik!

Geçen yazımda benim ilk yurt dışı seyahatimi anlatmıştım. O zaman ilklerden devam edelim; bu kez de bizim küçük hatunun ilk yurt dışı seyahatini anlatalım. Efendim; yazının başlığından da anlayacağınız üzere bebe belik Brüksel’deydik. Ama ne zaman? Hmmm yaklaşık olarak iki buçuk yıl önce. Bugünden iki buçuk yıl geriye sardığımızda bizim kızın 10 aylık olduğu bir zamanda gitmişiz demek ki. İlk sınır ötesi seyahatini 28 yaşında yapmış olan annesi ile kıyasladığımızda oldukça iyi bir durumda değil mi? Ne demişler? Babamdan ileri oğlumdan geri…
Brüksel’i TRT’nin Brüksel’den bildiren muhabirlerinden biliyordum zaten yıllardan beri. Cümle içinde Avrupa, Komisyon, Konsey, Bakan gibi mühim kelimeler de geçtiğine göre bayağı önemli bir yer olmalı diye düşünürdüm çocuk aklımla. Büyüyüp de iş güç sahibi olunca bu güzide şehrin anlam ve önemini layıkıyla idrak ettik tabii. Bilmeyene, duymayana özetleyeyim biraz.

Okumaya devam et